ŞİDDET

 

Şiddet özellikle 2000li  yıllarla birlikte gündemde en sık yer alan konulardan biri olarak tüm dünyada artan bir olgu olarak dikkati çekmektedir. Bireyin kendine yönelik şiddeti olan intiharla başlayarak, en küçük toplumsal birim olan ailede ve genel olarak insana yönelik olarak çok yönlü karşımıza çıkmaktadır. Seri cinayetler, çocukların öldürülmeleri, seks cinayetleri gibi çok sayıda sınıflama yapmak mümkündür.

 

Şiddet; cinayet, işkence, darbe (vuruş) ve etkili eylem, savaş, baskı, suçluluk, terörizm vb. tüm  kavramları  kapsayan  eylemlerin bütünüdür.  

 

Sözlük  anlamıyla  şiddet ;  Bir kişiye, güç veya baskı uygulayarak isteği dışında bir şey yapmak veya yaptırmak;

Şiddet uygulama eylemi;  Duyguların kabaca ifade edilmesine  doğal eğilim; Bir şeyin karşı konulmaz gücü;  Bir eylemin hoyrat yapısı olarak tanımlamaktadır.

 

“Şiddet” terimi bir yanda olgular ve eylemleri; diğer yanda da, gücün, duygunun veya bir doğa unsurunun varoluş üslubunu belirlemektedir. İlk anlamıyla şiddet, huzur karşıtıdır. Onu bozar veya tartışmaya açar. İkinci anlamda söz konusu olan ise ölçüleri aşan ve kuralları çiğneyen kaba bir güçtür.

 

Terimin kökenine baktığımız zaman ise şunları görürüz: Şiddet, Latince violentia’dan gelmektedir. Violentia, şiddet, sert ya da acımasız kişilik, güç demektir. Violare fiili ise şiddet kullanarak davranmak, değer bilmemek, (kurallara) karşı gelmek anlamını taşımaktadır. Bu sözcükler vis ile bağlantılıdırlar. Vis ise, güç, erk, yetke, şiddet, bedensel güç kullanımı  demek olduğu gibi, nitelik, bolluk, öz ya da bir şeyin asıl yapısı anlamlarına da gelir. Daha   kapsamlı açıklamayla vis sözcüğünün, etken güç, bir cismin gücünü kullanma olanağı yani etkinlik, değer yaşam gücü anlamlarını da kapsadığını   görürüz.

 

Sözcüğün günlük kullanımını incelersek  çok boyutlu olduğunu görürüz. Çekirdek kavram “güç”tür. Bu yüzden şiddet dendiği zaman öncelikle anlaşılan bir bedensel davranışlar ve eylemler dizisi olmaktadır. Şiddet her şeyden önce vurma ve kötü davranma eylemidir. Bu yüzden her zaman iz bırakır. Halbuki gücün şiddet olarak tanımlanabilmesi için belirlenmiş olan normlar çok çeşitlidir. Bu yüzden neredeyse norm sayısı kadar şiddet biçiminin bulunduğu kabul edilebilir.

 

Hukuksal Tanımlamalar  

Günlük kullanımdaki anlamların sayıca çeşitliliğine karşın hukuktaki  tanımlar çok kesindir ;

Ceza hukukunda, insana karşı   gerçekleştirilen bütün vurmalar (darbeler) şiddet olarak nitelenmez. Tasarlanarak işlenen cinayetler ile ırza   karşı işlenen   suçlar , tecavüzler ayrı olgular olarak ele alınmaktadır.  Gerçek anlamıyla şiddet, ceza kanununun 309, 310 ve 311’inci maddelerinde, “Darbe, şiddet ve Etkili Eylemler (müessir fiil)” başlığında   toplanmıştır.

 

Hukukçular bu tür eylemler için “İnsanın, benzerlerine karşı giriştiği, onlarda önemli ya da önemsiz hasarlar veya yaralar oluşturan, saldırganlık ve hoyratlık ifade eden hareketlerdir” açıklamasında bulunmaktadırlar. Bu tanım; şiddet ile kalıcı bedensel hasar yaratan güç kullanımı arasındaki bağı vurgulamaktadır. Fakat hukukun gelişmesi ile bu tanım suçlamaların artmasına olanak verecek anlamları da içermeye başlamıştır. “Sadece dış (harici) bir unsur ile şiddetli bir temas sonucu oluşan hasarlardan oluşan gerçek (doğrudan) darbelere iç (dahili) olgular da eklenmiştir (hastalıklara sebebiyet verilmesi, bedensel sakatlıklar)”

 

Bu  yüzden bugüne kadar kullanılan “Şiddet, Darbe ve Yaralama” kavramının yerini artık   yeni   bir kavram olan “Şiddet ve Etkili Eylem” almıştır. Şiddet ve etkili eylemin kapsadığı davranışlar, kurbanın bedenini hedef almakla beraber darbe kadar güçlü olmayabilirler. Birini yere atmak, ona tükürmek, saçını  çekmek , şiddet ve etkili eylem kapsamına girmektedir. Birini tehdit ederek veya malına kötü davranarak ruhsal durumunun bozulmasına neden olmak da bu kavramın içinde algılanır. Bir de    suç oluşturan hafif şiddet eylemleri vardır. Bu kavramın kapsamı içinde, gerçek anlamda darbe içermeyen hareketler, itip kakma, isabet ettirmeden tükürme, üzerine çöp atma gibi eylemler bulunur.

 

Medeni hukukta, şiddet eylemi, bir insanın istemi üzerinde, onu geri adım atmaya zorlayacak baskı uygulaması olarak geçmektedir.

Roma Hukuku böylesi bir şiddet eyleminin oluşması için Metus Atrox-Dehşete düşürücü korku- içermesi koşulunu getirmiştir. Fransız Medeni Hukuku (Yurttaşlık Yasasının 1112.maddesi), “Sağduyu sahibi bir insanı etkileyebilirliği” yeterli bulmakta ve bunun “Kişilerin yaşına, cinsiyetine ve koşullarına göre” farklılıklar taşıyabileceğini kabul etmektedir. Şiddet eylemi kişinin kendine, malına, yakınlarına karşı önemli bir zararın korkusunu yaşatmalıdır. Saygının yarattığı korku duygusu ise şiddet olarak algılanmaz ve akitlerin geçersiz sayılmasına neden olmaz.

 

Bedensel saldırı olarak şiddet kolaylıkla tanımlanabilir. Kuralların çiğnenmesi bağlamında ise hemen her şey şiddet olarak algılanabilir.

 

Şiddet ortamındaki ‘olacakları önceden kestirememe’ olgusunu, güvensizlik ortamında da görmek  olasıdır. Şiddetin tırmanması tartışmalarının özünde bulunan güvensizlik duygusunun doğrudan doğruya şiddet ile ilgili olduğu durumlar oldukça ender görülür. Güvensizlik ile ilintili kavramlar daha ziyade her şeyin olabileceği, her şeyin beklenebileceği, günlük yaşamda artık hiçbir şeyden emin olunamayacağı kavramlarıdır. Başka bir deyimle, kargaşa ve şiddet birbirleri ile bir kere de burada bağıntılı olmaktadırlar.

 

Günümüzde toplumsal yaşamın bütün yönlerinin idaresi, teknoloji ve kitle iletişim araçları  değiştiği için, şiddetin görüntüsü ve ölçüsü de değişmektedir.

 

İnsan psikolojisinde evrensel olarak varlığı kabul edilen ve cinsellikle birlikte en güçlü iki dürtüden biri olan şiddet, toplumda pek çok boyutta gözlemlenen bir olgudur. Genel sınıflamasını yapacak olursak şiddeti  başlıca şu alt başlıklar altında  incelemek  mümkündür; 

 

Aile içi şiddet

Saldırgan şiddet

Eş istismarı

Tecavüz ve cinsel saldırı

Çocuk istismarı

Yaşlılara yönelik istismar

İntihar (Kişinin kendine yönelik şiddeti)

 

Toplumu oluşturan en küçük  birimde yani ailede  insan kendini  en huzurlu ve konforlu hissettiği ortamda yaşamaktadır. Bu açıdan bu ortamda yaşanabilecek olan  şiddetin diğer  hedef gruplara  göre şiddete  maruz kalan insanoğlunda çok daha karmaşık ve  derin izler bırakacak travmalar oluşturmaktadır . Aile içi  şiddet bu açıdan  büyük önem taşımaktadır. Aile içinde güçlünün güçsüze yönelik  saldırganlığının özellikle  fiziksel olarak cezalandırılması olarak yaşanan şiddete maruz kalan başlıca 3 grubun olduğu görülmektedir. Bunlar çocuklar , kadınlar ve yaşlılardır.  Bu  üç  grubun  içinde de çocukların  kırılgan  ve savunmasız   oldukları  için  en çok  yaralanan   ve  iz  taşıyan  grup  oldukları dikkati çekmektedir.  Çocuk  istismarı  olarak  isimlendirilen çocuğa yönelik şiddet  gelişmekte olan ülkeler   kadar gelişmiş toplumlarda da dikkati çekici  boyuttadır.

 

Saldırgan şiddet, bir kişinin başkasına zarar verme, yaralama veya öldürme amacına yönelik fizik kuvvet uygulayarak yaratılan ölümcül olan veya olmayan kişisel  saldırganlıktır. Cinayet bir kişinin başkasına yaralama veya öldürme amacı ile yaptığı ve sonuçta ölümün meydana geldiği olaylardır. Kriminal ve kriminal olmayanlar olarak ikiye ayrılır. Kriminal olmayanlar kendini savunma ya da ihmale bağlı olarak meydana gelen cinayetlerdir.

 

Öldürücü olmayan saldırgan şiddet 4 sınıfa ayrılarak incelenir: Basit saldırganlık, planlanmış saldırganlık, ırza geçme, hırsızlık.

Basit saldırganlık silah veya alet olmadan yapılan kişide küçük lezyonlar yaratan olaylardır. Bunlar sıyrıklar, ekimozlar ve berelerdir. Başka bir tanımla hastanede çok kısa süre kalmayı gerektiren ,basit lezyonları kapsayan   olaylardır.

 

Planlanmış saldırganlık:

 Başlıca 3 şekilde meydana gelebilir:

1- Bir silahla yapılan saldırılar. Burada yaralanma olabilir veya olmayabilir.

2- Silahsız yapılan ama önemli hasarlara yol açan saldırılar (Diş kaybı, kemik kırığı, iç organ yaralanmaları, bilinç kaybı) ya da teşhisi konamayan ama 2 günden fazla hastanede yatmayı gerektiren lezyonlar.

3- Silahla yapılan planlanmış saldırılar

Irza geçme zor kullanarak ya da tehdit ederek cinsel amaçlı doyum sağlamaya yönelik eylemlerdir.

Hırsızlık ise birisinden para veya malın zor kullanma veya başka bir şekilde silahlı veya silahsız olarak alınmasıdır.

 

Saldırgan şiddet kurban - saldırgan ilişkisine ve olayın gerçekleştiği ortama göre de sınıflandırılabilir. Örneğin saldırganın kurban tarafından tanınıp tanınmaması, olayın aile içinde ya da başka bir yerde olması gibi. Ancak son 30 yıldır önemli bir toplumsal problem olarak karşımıza çıkan şiddet kriminal sistemin de temel problemi olarak kabul edilmesine karşın üretilen çözümlerin her geçen gün şiddete bağlı olayların artışını engellemediği görülmektedir.

 

Şiddetin nedenleri üzerinde farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak çok yönlü araştırmaların yapılması, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik faktörlerinin incelenmesi ile kurbanlar, saldırganlar ve koşullar hakkında bilgi edinilebilir.

 

Biyolojik faktörlerin incelenmesinde öne sürülen nedenler bu tür suçu işleyenlerin ve kurbanlarının çoğunun genç erkekler olmasının şiddetin, erkeklik hormonu ve yaşın getirdiği biyolojik değişimlerle ilgisi olduğunun göstergesi sayılabileceği şeklindedir. Yapılan çalışmalarda artan yaşla birlikte saldırganlığın azalmasının bunu destekleyen bir faktör olarak görülmektedir.

 

Psikolojik yaklaşım ise bu konuda iki teori öne sürmektedir. Bunlardan birisi sosyal öğrenme teorisine göre bu tür davranışların taklit yoluyla ve ödül - ceza mekanizması öğrenildiğidir. Diğeri olan gelişimsel teorisine göre ise şiddeti azaltan etkenler olduğu sürece görülme olasılığı azalır. Bu etkenler; çocuk ile onu yetiştiren arasındaki sevgi bağı, istismardan ve aşırı sert disiplinden uzak bir çocukluk dönemi ve esnek bir iç kontrolü güçlendiren deneyimlerin varlığıdır.

 

Sosyolojik yaklaşıma göre şiddetin nedenlerinin 4 temel grupta incelenmesi gerekir. Bunlar kültürel, yapısal, ilişkisel (ineraksiyonist) ve ekonomik etkenlerdir.

Kültürel nedenlere göre şiddetin toplumdaki kimi durumlarda ve belli şahıslara karşı kullanımının kabul gördüğünü ve bu çarpık yargının kuşaktan kuşağa aktarıldığını savunuyor.

Yapısal neden yoksulluğun ve olanaksızlıkların insanları kanuni olmayan yollardan isteklerine ulaşmaya ittiğini öne sürmektedir.

İlişkisel yaklaşımda ise şiddetin bir dizi tahriksel davranış ve sözler sonucunda ortaya çıktığı teorisi öne sürülmektedir. Buna göre eğer ortamda şiddete yönelik davranışlar varsa bunu gören diğer kişiler de bundan etkilenerek aynı davranışa yönelecektir.

Ekonomik yaklaşım, kişilerin şiddet sonucunda elde edeceklerinin kar ve zarar hesabını yaparak bu tür davranışlara yöneldiklerini öne sürmektedir. Eğer kişi yapacağı davranışın kendisine kar zarar bazında yararlı olacağını düşünürse bu tip davranışa yönelecektir. Şiddet hareketlerinin daha çok alkol ve uyuşturucu bağımlılarında kendilerine bunları elde etmek için yapıldığı gözlenmektedir.

 

Kadınlarda görülen fiziksel zararların en sık rastlanan kaynağı “Eş İstismarı”dır. Eş istismarının kadında oluşturduğu olumsuz psikolojik etkiler alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, intihar düşünceleri ve girişimleri, çocukların fiziksel istismarı ve anksiyetedir.

 

Şiddetin  ortaya çıkış  nedenleri :

Şiddet konusunda  çalışmalar  yapan  araştırıcılar  öncelikle şiddet  davranışlarının anlaşılabilmesi  için antropolojik boyutun incelenmesi  gerektiğini  öne sürmüşlerdir. Şiddet   davranışının incelenmesinde antropolojik boyutun önemli yeri bulunmaktadır. Toplumsal  etkileşimin dışında özellikle insan doğasının şiddetle ilişkisi  burada temel faktör olarak rol oynamaktadır.İnsanın  doğasında  şiddet  dürtüsünün  bulunması  ve  buna  bağlı şiddet davranışının anlaşılabilmesi  için  Nörofizyolojik boyut , etyolojik faktörler , psikolojik  ögelerin  incelenmesi  ve bunların ışığında  şiddet  davranışının  araştırılması gerekmektedir. Şiddetin özellikle saldırganlık   ve  saldırı  boyutlarının   anlaşılmasında  antropoloji  temel rol  oynamaktadır. Şiddet  ile ilgili olarak  ilk  olarak  nöröfizyolojik  görüş  ele  alınacaktır.

 

Nörofizyolojik Görüş

Bu güne  kadar  yapılan  araştırmalar  saldırganlığın  anlaşılmasında  nöröfizyolojik  yaklaşımın  önemli  olduğunu göstermektedir. Doğaya  baktığımızda  tüm  canlıların  dış ortamdan gelecek saldırı boyutundaki davranışlara karşı tepkileri olduğunu görmekteyiz. Bu  konuda önemli  araştırmaları bulunan  Selye’nin  organizmanın  dış stres  yaratan faktörlere karşı  tepkilerini  genel uyum sendromu (UGS) ve  yerel uyum sendromu (YUS)olarak  iki  grubta topladığını görmekteyiz.

 

Genel Uyum Sendromu (UGS), saldırıya uğrayan organizmaların genel tepkisidir (İç salgı bezlerinin işleyişindeki değişiklikler, organizmada değişiklikler, ateş, kalp damarlarındaki sorunlar, bayılmalar gibi organik tepkiler). Yerel Uyum Sendromu (YUS) ise lokal olarak oluşan iltihap şeklinde kendini gösteren  tepkileri tanımlamaktadır . Organizma önce bir alarm evresi geçirir sonra da direnişe başlar. Daha sonra direnç, yavaş ya da hızlı bir şekilde yok olur.

 

Anlaşılacağı gibi  saldırganlığın  ortaya çıkışındaki  temel faktörlerden birisi  ortamdaki  gerilimdir. Gerilim ile saldırganlık arasındaki ilişki iki türlü oluşabilir. Gerilimin insan organizmasında ilk başta genel durumda bir bozulmaya yol açtığı sonra da bölgesel  olarak  alarm durumunun oluştuğu gözlenir.Bunu  en  açık  olarak  organik  olarak  vücudun  tepkiler ile  açıklamak mümkündür.  Örneğin, hastaların yaygın   olarak  ani  tepkiler vermeye başlaması ,hastalanmak üzere olan çocukların neşelerini yitirmeleri gibi örnekler verilebilir. Saldırıya uğrayan organizma, karşılık vermek için bir hedef arar ve ilk bulduğuna yönelir. Öte yandan saldırganlığın kendisi de, sinirlenme-özellikle de sinirini  dışa  vurulamaması  durumunda   şiddetlenen mide, onikiparmak barsağı ülserleri ve kalp sorunları gibi uyum belirtileri ve bir tür gerilim başlatan bir olgudur.

 

Beyin  ve sinir  sisteminin  fizyolojisi üzerine  çalışmalar  yapan uzmanlar  saldırganlığın  tipinin  vücutta etkilenen nörolojik  devrelere  göre  değiştiğini  söylemektedirler.Bu konuda önemli çalışmalar yapmış olan   Delgado’nun beyin bölgesine gönderdiği elektriksel uyarılarla yaptığı araştırmalara  göre  , saldırganlıkları başlatan ve durduran bölgelerin haritasını oluşturmak  mümkündür. Böylelikle  saldırganlığın denetlenebilmesi de mümkün olacaktır. Örneğin  beyincik  bölgesinin uyarılması saldırganlık krizlerine yol açarken beyin zarının alın bölgesi uyarıldığında içtenlik ve gülümseme sağlanmaktadır.En somut örneklerden birisi de beyinlerine uzaktan kumandalı elektrotlar yerleştirilen boğaların saldırılarının bıçakla kesilmişler gibi aniden durdurulabilmesi  verilebilir.

 

Şiddet ve ortam

Hayvanların     doğal  yaşamının  gözlemesi  ile  elde  edilen  bilgiler  bu konudaki  en önemli  bilgiye ulaşmamızı sağlamıştır. Hayvan saldırganlığı konusunda ortama  bağlı saptanmış  yadsınamayacak bazı özelliklerin olduğu   görülmektedir. En önemli saptamaların başında  şiddetin   türler  arası  değil  türlerin içerisinde de gerçekleştiği  görülmektedir.   Değişik türden hayvanlar doğal ortamda dağılırlar ve birbirleriyle karşılaşmamaya gayret ederler.Hayvanlar arasında şiddetin  ancak  bir şeyi paylaşamamak özellikle av ve benzeri durumlarda  çıktığı görülmektedir.Çatışmalar sadece avlanma amacıyla çıkmakta ve fazla  şiddet dolu  ve  kanlı olmamaktadır. Avcı avını öldürmeye, av ise ya kaçmaya ya da kendini savunmaya çalışmaktadır.

 

Asıl  şiddetin  ve saldırganlığın  tür içinde olduğu  gözlenmektedir  Gerçek  şiddetin   aynı türün bireyleri arasında görüldüğü  ve bir içgüdüsel  davranış  olduğu  gözlenmektedir.  Bu durumda  harekete geçirici belli etkiler tepki görür ve belli saldırgan davranışlara yol açarlar. Şöyle  bir  zincirleme  reaksiyonun olduğu gözlenmektedir.  (Belirtiler-Tehdit- Olay- Durulma). Saldırganlık belirtileri aynı zamanda birer araştırma-tanıma istek belirtileridir ve tür içi saldırganlık, toplumsal bağların kurulması ile bağlantılıdır. .Bu saldırganlıkların belirli işlevleri de vardır: Bireylerin alana, çevredeki barınma olanakları ölçüsünde yayılmalarını da  sağlamaktadırlar. Güçlü erkeklerin dişilere daha rahat yaklaşabilmelerine olanak sağlayarak cinsel alanda etkili olurlar ve gruplar içinde egemenlik düzenlerinin oluşmasına yol açarak toplumsal hiyerarşilerin belirmesine, böylece de normların egemen birey tarafından saptanmasına yol açarlar  ki bu da saldırganlığın azalmasına neden olur.

 

Yapılan  gözlemler  tür içi saldırganlığın yok edici  boyutunun olmadığını göstermektedir.. Hem hayvanların   pençe, diş ve boynuzdan ibaret silahları fazla tehlikeli değildir, hem de saldırganlık belirli törensel yapılar içinde uygulanır. Bu da şiddetin  etkisini azaltmaktadır. Kurallı davranış biçimleri saldırganlığı simgesel düzeye indirger ya da yönünü değiştirterek zayıfın kaçabilmesini sağlar. Boyun eğme kuralları ise, zayıfa güçlünün egemenliğini kabul  etme ve şiddetinden   korunma olanağını tanımaktadır.

 

Doğal saldırganlık yönelebileceği bir hedef bulamazsa ya da koşullandırmalar yüzünden etkiler belirsizleşirse hayvan şiddeti kendine karşı uygulamaya, yavrularını yemeye, patolojik davranışlarda bulunmaya başlar ve grup içinde çatışmalar çıkar.

 

Hayvanlarla  insanlar arasındaki  saldırganlık  açısından  temel  değişikliğin   hayvanlardaki geri çekilme ve kaçma tepkileri yerine, insanların kısa zaman içinde, henüz şiddet ve vahşete başvurmasalar da, saldırı ve takibi benimsemeleri  olduğu  görülmektedir. İnsanlarda  ayakta durabilmesi ile işe yaramaya başlayan ve alet kullanabilmesine olanak veren elleri, yeteneklerinin ve zekasının, özellikle de beyninde ellerini kullanmasına kumanda eden merkezlerin gelişmesini sağladı. Alet kullanımı, avcıları birbirleriyle işbirliği yapmaya, bir süre sonra da simgesel bir iletişim dizgesi oluşturmaya yöneltti. Bu da bir süre sonra bireyler arasında bilgi alış verişinin başlamasına yol açtı. Kısaca insanı insan yapan özellikler, alet kullanma, avlanma, etoburluk-otoburluktur.

 

İstilacı  ve yayılmacı saldırganlık insanların araştırmacı ve sömürücü yönde uygulayımlar bulmasını sağlamıştır. Artık insanlar, bölgelerinin küçük alanlara sıkışmasıyla yetinemez duruma  girerek saldırganlıklarını istila, yıkma ve sömürme ile  göstermişlerdir.  Bu açıdan bakarsak, saldırganlığın insanların özünde olduğunu, buluşların araştırmaların ve ekin üretiminin hep buna bağlı olduğunu görürüz.

 

İşkence, eziyet, ceza ve cinayet alanlarında insan yaratıcılığının  sınır tanımadığını tarihe bakarak söylemek mümkündür. İşkence müzelerinde işkence yapmak için kullanılan aletlere baktığımızda  acı, korku ve ölüm üretim hizmetlerine sunulan yaratıcılığın çılgınlık boyutlarına ulaştığı görülmektedir. İnsan ise şiddet alanında giderek daha karmaşık, daha kapsamlı, daha gelişmiş buluşlara yönelmekte, çılgınca bir yaratıcılıkla hiçbir  kural  tanımamaktadır .

 

Şiddetin Psikolojisi   

Şiddet ve saldırganlık ile  ilgili  çok  farklı  görüşlerin  olduğu  görülmektedir. Bir kısmı  olayı  sapma, hastalık  olarak ele alırken  bir kısmı ise  toplumsal etkileşime  bağlı  ortaya çıkan olgular  olarak  değerlendirmektedirler.

1. Saldırganlığın Genel Psikolojisi:

a-Davranışçı (behaviorist)   akımın  temeli  kızgınlık ve saldırganlık tepkilerine yol açan etkilere  dayanmaktadır.Örneğin hareket olanaklarından, yiyecekten veya içecekten yoksun bırakılan,   genel anlamda kısıtlamalarla karşı karşıya kalan çocuklarda hiddet belirtileri görülmektedir .

Aşırı etkiler ve ağır tahrikler de   saldırganlık nedenleridir.   Aşırı sıcaklığın, gürültünün ve nemin saldırganlığa etkileri deneylerle saptanmıştır. Büyük yerleşim merkezlerinde ve kalabalık semtlerde ara sıra yaşanan (gürültücülere karşı ölümcül öfke krizlerine yol açması  gibi) yaz faciaları genellikle böyle nedenlere dayanır.

Başka bir açıdan bakarak yapılan araştırmalar  ortam  ve psikolojik  durumun , bazı   ani hareketlerin, keskin ve düzensiz şekillerin korku ve düşmanlık uyandırdıklarını, yumuşak şekillere ise sevecenlikle göstermiştir. Psikolojik kuramlardan bazıları saldırganlığın öğrenilmesinde örneklerin önemini vurgulamaktadırlar. Saldırganlık ve şiddet, duygusal yükü fazla birtakım örnekler yolu ile “öğrenilir”. Örneğin genç suçluların çoğu, çocukluklarını geçirdikleri aile çevrelerinde dayak veya şiddet görmüşlerdir.

 

Bu konuda önemli araştırmalar yapan Bandura  ise    basında yayınlanan saldırgan davranış örneklerinin çocuklar üzerinde, özellikle de sorunlu çocuklar üzerinde yaptıkları etkiye dikkat çekmektedir. Saldırganlık ya taklit yoluyla, ya saldırgan içgüdülerin serbest kalmasıyla, ya geçmişte oluşmuş saldırgan davranış eğilimlerinin su yüzüne çıkmasıyla ya da genel tahrik unsurunun artmasıyla oluşmaktadır.Bu açıklama şeklinde çözülemeyen sorun, “taklit”in anlamının ne olduğu, nasıl harekete geçirildiği, soyutlanabilir davranışları mı, kişiliğin tamamını mı etkilediğidir.

 

Saldırganlığın  ‘Bir öznenin etkilere karşı yasak tepkiler gösterme durumu’  olduğu ve  huzursuzluk karşısında gösterilen ilk ve karakteristik tepki olduğudur. Saldırganlık, huzursuzluğun tahrik gücü, tepki  verme   derecesi ve yol açtığı tepki ile doğru orantılı olarak azalır ya da çoğalır. Etki ne kadar güçlü olursa huzursuzluk o kadar yoğun olur ya da saldırganlık, huzursuzluğun davranış biçimlerini etkilediği oranda etkili olur. Şiddet, doğrudan doğruya huzursuzluğun kaynağına yönelir. O da yasaklanmışsa, dolaylı saldırganlıklar ya da öznenin kendi kendine karşı giriştiği saldırganlık hareketleri görülmeye başlar. Sonuç olarak saldırganlık, huzursuzluğun boşalma ve patlama şekli olarak kabul edilebilir. Şiddet ve türevlerinin psikolojisi büyük ölçüde Selye’nin gerilim ve sonuçları hakkındaki görüşlerine dayanır.

 

2. Klinik ve İstatistik Çalışmalar: 

Klinik araştırmalar, saldırgan kişiliklerin oluşmasında etkin olan sarsıcı (travmatik) unsurları, huzursuzlukların rolünü, parçalanmış ailelerin ve aile bunalımlarının önemini, kişilik bölünmesi ve paranoyak kişilik oluşma süreçlerinin yerini vurgulamaktadırlar. Bu alandaki  ilk önemli çalışmalar Dicks’in Nazi Almanya’sı yenilgisinden sonra savaş suçlularının kişilikleri üzerinde yaptığı incelemeler, Fromm  ve Bettelheim’in toplama kamplarında durumun, mağduriyetin ve saldırganlığa karşı direnişin ruh durumları konularındaki araştırmalarıdır .

 

3. Toplumsal Psikoloji:

Bilimin bu dalı da  temel olarak saldırganlığı ev içi  şiddetin etkileşimsel durumları açısından   incelemektedir. Her ne kadar hiçbir yaklaşımın, şiddetin ve saldırganlığın belirli “durumlarda” oluştuğunu, saldırgan ve kurban olarak nitelediğimiz tarafları karşı karşıya getirdiğini, bunların saldırı ve şiddet olaylarında oynadıkları “kurban ve saldırgan” rolleri ile birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırdıklarını göz ardı etmemesi gerekirse de, bazı ilginç deneyler, olayların ve grupsal ve güce bağlı etkenlerin özde toplumsal boyutları üzerinde yoğunlaşmışlardır.

 

4. Psikanalitik Katkılar

Saldırganlıkla ilgili önemli çalışmalar yapan  Freud önceleri saldırganlığı belirli bir nedene bağlamamıştır. Onun düşüncesine göre   neden  kavramı zaten değişken bir tepkiyi ya da gücü içermektedir. Değişimler arasında yıkıcı veya öznenin kendine karşı olduğu durumlar da bulunabilir.

 

Kişiliği aşan cinsel itkiler ve kişinin öz korunmasını izleyen “ben”sel  nedenler temel iki  neden olarak sayılabilir. Bu açıdan bakıldığında aşk ve nefret simetrik konumda görülmemektedir. Aşk, cinsel itkiler kapsamına girer. Nefret ise, “Ben”in kendini kabul ettirme ve varlığını sürdürebilme mücadelesi ile ilgilidir. Bu yüzden sadist ve mazoşist davranışların cinsel itkinin yıkıcı yönleri olduklarını söylemek yanlış olmaz.

 

Freud sonrası psikanalistler içinde ölüm ve yıkım itkilerinin üzerinde en çok duran Melanie Klein  olmuştur. Klein, Freud’un kavramlarını daha da ileri götürerek, çocuğunun gelişiminin başladığı andan itibaren ölüm itkisinin belli oranda dışlanarak nesnelere çevrildiğini, bunun da sadizmi doğurduğunu  iddia  etmiştir.

 

Bu sadizmin ve bu sıkıntıların üstesinden ancak başarılı bir cinsel gelişim gelebilir. Klein bunun  gerçekleşmediği  durumlarda   sıkıntı ile saldırganlığın önplana çıktığını ve böylece  sadist bir çocuğun düşlemelerini güncelleştiren suça eğilimli kişilikler oluştuğunu söylemektedir.

 

Saldırganlığa getirilen antropolojik açıklamaların çok  farklı  yaklaşımlar içermesi   genel bir sonuca varılmasını güçleştirmektedir. Zaman içinde belirli yakınlaşmalar olmuştur. Örneğin gerilim, huzursuzluk ve duygusal yaşam sarsıntıları arasında olduğu gibi... Kuramlar arası birliğin karşısındaki en büyük engel, düşleme ve simgecilik boyutudur. Bunlar tamamen insansal olgulardır ve hayvanlar dünyasında bulunmamaktadırlar. Bu yüzden nörofizyolojik yaklaşımların önemli bir boyutu eksik kalmaktadır.

 

Şiddet ile ilgili sosyolojik  yaklaşımlar

Şiddetin sosyolojik açıklamaları birbirleri ile çelişkilidir. Cezaevleri, ailesel şiddet, sokak çeteleri, polisin tutumu hakkında yapılan bazı araştırmalar    farklı  neden-sonuç  boyutunu gündeme getirmektedir.

I. Ampirik Yaklaşımlar 

Özellikle   1960’lı yıllarda   başlayan  çok  sayıdaki  ayrıntılı ampirik araştırmalar nitel örnekler   oluşturmuşlardır. Bu konuda  siyasal şiddet  ve   ekonomik olanlar başta olmak üzere çeşitli göstergeler arasındaki ilişkilerin   saptanmasına  çalışılmıştır .Bunlardaki  temel  amaç “İnsanların niçin ayaklandıklarını” ya da “insanların ne zaman ve neden başkaldırdıklarını” saptamaktı.

 

Bu   çalışmalar  öncelikle John Dollard’ın saldırganlığı yoksunluk ve huzursuzluğa bir tepki olarak gören kuramlarından  yola çıkarak  yapılan  çalışmalar olup  , siyasi şiddet durumlarını ve bunların belirtenlerini saptamayı  amaçlamışlardır. Bunlar gelişmiş istatistiksel olanaklar kullanarak çeşitli şiddet olayları ile değişik toplumsal-ekonomik göstergeler arasında bir ilişki belirlemeye çalışmışlardır.

 

 Şiddet ve Toplumsal Kuram

Toplumsal kuramın amacı, şiddeti herhangi bir toplumsal fenomen gibi algılayıp anlamaya çalışmaktır. Olgu, bir sapkınlık, bir felaket, önemli bir işleyiş bozukluğu gibi görülse bile sosyolojik fenomenlere ve değer yargılarına kapılmadan, onun toplumsal işleyiş bütünlüğü içinde irdelenmelidir.

 

Aile-içi şiddet

Aile-içi şiddet, bugüne kadar bir çok farklı isim altında tanımlanmış olmasına rağmen, hepsinin de üstünde durduğu temel   görüş  değişmemektedir : Toplumun   en küçük birimini  oluşturan  bir ikili ilişki içinde, eşlerden birinin diğerine zarar verecek davranışlarda bulunmasıdır.  Aile-içi şiddet, sadece fiziksel hırpalama ile sınırlı tutulamaz.

 

Bu  konuda  çalışmalar yapan  araştırmacılar  , duygusal istismarın fiziksel istismardan daha uzun süreli etkilerinin olacağına inanmakta  ve sürekli aşağılanan, aptal, çirkin, değersiz olduğu söylenen kişinin zamanla bunları içselleştirebileceğini ve kendi kendini de böyle görmeye başlayabileceğini vurgulamaktadırlar. Böylece, duygusal istismarın, istismarcının konumunu sürdürmesini kolaylaştıracağı açıktır. Çünkü kadın, durumunu değiştirmeyi veya bu kötü ortamdan uzaklaşmayı beceremediğini düşünür. Bu  da , “Dövülmüş Kadın Sendromu” nun temel özelliklerinden biridir. 

 

Eşler arasındaki şiddet, üç biçimde karşımıza çıkmaktadır.

Fiziksel şiddet: Fiziksel olarak ağrı-zarar veren veya verebilecek her türlü davranış

 

Duygusal istismar: Sürekli aşağılayıcı sözler söylemek, isimler takmak, yeterli para vermemek, arkadaşlarını ailesini görmesini engellemek, yapmak istediği şeylere zorlamak, çocuklarından ayırmakla tehdit etmek gibi bir çok farklı davranışı içerir.

 

Cinsel istismar: Bir kişiyi, istemediği zaman ve şekilde cinsel ilişkiye zorlamak; gebelik veya seksüel yolla bulaşan hastalıklara karşı korunmasına engel olmak gibi cinsel davranışlar bu başlık altında toplanabilir.

 

Kurbanın hayatını tehlikeye soktuğu için, fiziksel istismar, aile-içi şiddetin en ciddi şekli olarak düşünülmesine rağmen, diğer istismarcı davranışlar hafife alınmamalıdır. Çünkü, diğer istismar biçimleri çoğu zaman, fiziksel şiddetin habercisidir. Her çiftin yaşamında karşılaşabileceği hoşa gitmeyen anların, istismar içeren bir ilişki ile farkı, saldırının tek taraflı ve süreğen olmasıdır. İstismarcı, tekrarlamamaya söz verse bile, ne ilk ne de üçüncü hiçbir zaman son değildir. Şiddet içeren evlerde, eşlerden biri, kaba kuvvet kullanarak veya kaba kuvvet tehdidi ile, diğer aile üyelerinin kontrolü altına almıştır.

 

Aile-içi şiddet, kendine özgü dinamik ve riskleri ile, diğer suçlardan farklıdır. Kadın, en doğru tavrı gösterip, ilk şiddet işaretini fark  ettiğinde ilişkiyi sonlandırsa bile, devamlı bir tedirginliğin kurbanı olmaktan kurtaramaz kendini. Takip (stalking) suçlarının büyük çoğunluğu, evlerini terk eden kadınlara karşı, eski eşleri veya erkek arkadaşları tarafından işlenmektedir. Takibin mantıklı bir nedeni yoktur, amaç, kurbanı tedirgin etmek ve kızdırmaktır. Erkek terkedilmiş olmaya tahammül edememekte ve kurbandan intikam almak istemektedir. Sürekli telefon etmek, mektuplar-hediyeler postalamak, her yerde gözaltında tutmak, kurbanın arabası veya eşyalarına zarar vermek, karşılaşmak için sık sık tesadüfler yaratmak tipik davranışlardır. Bir çok ülke , takibi önlemek amacıyla özel kanunlar yapmıştır, böylece takipçi, davranışları tehlikeli bir hal almadan yakalanabilmektedir.

 

Bazı uzmanlar aile-içi şiddetin hızla arttığını, bazıları ise, istismarı bildiren kadın sayısının arttığını  bu yüzden de şiddet olgularının sayısal olarak artış gösterdiğini düşünmektedir. Her iki durumda da, sayılar bize çok yaşanan bir problemle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Yapılan çalışmalar aile-içi şiddetin sınır tanımadığını, dünyanın her yerinde, bir problem olarak insanlığın karşısına çıktığını göstermektedir.

 

Bir çok insan hala, kadına karşı aile-içi şiddeti nadir görülen ve ciddiye alınması gerekmeyen bir durum olarak görmektedir. Bazı kişiler de kadının agresif davranışları ile bu durumu kışkırttığını düşünmektedir. Kadına uygulanan şiddetin stres ve yoksulluktan kaynaklı, düşük ekonomik düzeylerdeki  ailelere özgü bir problem olduğunu düşünenlerin sayısı da hiç az değildir.

 

Tarih boyunca aile-içi şiddet, önemsiz, ailenin özel bir sorunu olarak görülmüş ve dışarıdan yardım edilmesinin mümkün olamayacağı savunulmuştur. Aile-içi şiddetin ortadan kalkması, sadece kişilerin davranışlarının değişmesi ile değil, aynı zamanda, dayağa izin veren sosyal ve kültürel değerlerin de değişmesi ile mümkün olacaktır.

 

  Şiddeti önlemek için şu önlemlerin alınması yararlı olabilir:

1- Şiddetin kültürel olarak kabul edilebilirliğini azaltmak gerekmektedir. Özellikle Televizyon programlarındaki şiddete yönelik filmlerin azaltılması bir önlemdir. Ayrıca kişinin davranışından kendisinin sorumlu olacağı unutulmamalıdır.

2- Cinsiyette erkek ağırlıklı toplum yapılanmasının da etken olduğu düşünülmektedir.

3- Alkol ve uyuşturucu kullanımının özellikle gençlerde olumsuz etkisine dikkat çekilmektedir. Bunun azaltılması için önlem almak gerekmektedir.

4- Eğitimde ayrıca problem çözme tekniklerinin anlatılması ve kavga gibi olayların yerini uzlaşmanın alması gerektiği özellikle gençlere anlatılmalıdır.

5- Aile içi eğitimde de önem verilmelidir. Aile planlaması, çocuk eğitimi verilmelidir. Özellikle istenmeyen ve beklenmedik doğumların azaltılabilmesi için eğitim programı uygulanmalıdır. Ayrıca istismar konusunda da aydınlatıcı eğitim programları olmalıdır.

6- Sağlık sisteminde çalışan doktor, hemşire ve diğer personelin bu tip olguları koyabilmeleri ve gerekli tedavi ile rehabilitasyonu yapmaları için gerekli programların hazırlanıp uygulanmalıdır.

7- Bu gibi olguların adalet sistemine yansıması durumunda sadece cezalandırıcı olmak yerine topluma kazandırmak için önlemler almalıdır.

8- Sosyal servisler ile polis arasında bir bağ oluşturulmalıdır.

9- Ateşli silah kullanımının azalması için önlemler almak; satın alınmasını, üzerinde taşımayı azaltabilecek ve kurallar dışında kullanımı cezalandırıcı önlemleri kanunlarla sağlanmalıdır.

 

Şiddetin önlenmesi ve engellenebilmesi için yapılması gerekenleri şiddete izin veren toplumsal görüşleri değiştirmek, kişileri problem çözme ve engelleme konusunda eğitmek, ailenin eğitimini sağlamak, ateşli silahların satış ve kullanımını kısıtlamak  şeklinde özetleyebiliriz.