Jan 212013
 

Türkiye’de şiddet ama özellikle de kadına yönelik şiddet her geçen gün hızla artmakta. İlk anda bakıldığında bu kadar konuşulan ve düne göre önlemler alındığı bir ortamda neden kadına yönelik şiddette bariz bir artış var sorusu aklımızı karıştırıyor ama kaçınılmaz bir gerçek var ki kadına yaralama ve ölümle biten şiddet acil önlem alınmayı gerektirecek kadar fazlalaştı.

Kadına yönelik şiddeti yaralama ve ölümle biten diye kategorize ederek ayırdım çünkü dayakla biten şiddetin kaydını bulmak zor hatta imkansız. Neden mi? Çünkü bunun kayda geçmesi ancak dayak yiyen kadının karakola gidip şikayette bulunması sonra da hastaneden adli tıp raporu almasıyla mümkün.

Ama bu da yapılmıyor ya da yapılamıyor. Çünkü evde partnerinden dayak yiyen kadın;

1- Şikayetçi olmaktan korkuyor,

2- Nereye gideceğini bilmiyor,

3- Gittiği yerde sorunu çözen bir yardım alamıyor,

4- Toplumda kanıksanmış ,kabul gören bir durum olduğundan karşı çıkmıyor.

Halbuki bakarsanız Aileden sorumlu bakanımız büyük gayretlerle çözümler üretmeye, dayağa karşı çıkmaya çalışıyor ama yeterli olmuyor. Burada ortaya konan önlemlerin yeterliliği, önceliği ve gerekliliği tartışılabilir ama şu anda konuya odaklanmak adına bunları başka yazıda tartışmalıyız.

Kadına yönelik şiddet neden artıyor?

1- Kadının değeri toplumsal olarak azalmakta yani kadının değeri yok,

2- Ceza kanununun caydırıcılığı ya da daha doğru bir deyişle kanunun uygulanması sırasında yeterince güçlü yaptırımların olmaması,

3- Dayak yiyen kadının adli tıp raporuyla durumu belgelemesi halinde karşı tarafa ceza verilecekken bu konuda yeterli bilincin oluşmamış olması ve ilgili çalışanların bu konudaki eğitimlerinin yetersizliği,

4- Toplumsal olarak bu konudaki duyarlılığın olmaması

Bu yukarıda sayılan nedenlere eklenebilecek başka nedenler de mutlaka vardır ancak bu yukarıda saydığım 2 si toplumsal değerlere bağlı ikisi ise pratik uygulamalara bağlı olan bu 4 neden kadına yönelik şiddette kaygı veren artışları getirmektedir.

Son olarak şunun altını çizmeden de duramayacağım. Kadına yönelik şiddetin insidansı yani görülme sıklığı artıyor ama dehşeti oluşturan şiddetin dozunun çok artmış olması, öldürme olgularının sayısının çok artmış olması.

Nedenlerle başladık önlemler devam edeceğiz.

Nov 232012
 

Şiddet özellikle 2000li yıllarla birlikte gündemde en sık yer alan konulardan biri olarak tüm dünyada artan bir olgu olarak dikkati çekmektedir. Bireyin kendine yönelik şiddeti olan intiharla başlayarak, en küçük toplumsal birim olan ailede ve genel olarak insana yönelik olarak çok yönlü karşımıza çıkmaktadır. Seri cinayetler, çocukların öldürülmeleri,seks cinayetleri gibi çok sayıda sınıflama yapmak mümkündür.

Şiddet; cinayet, işkence, darbe (vuruş) ve etkili eylem, savaş, baskı, suçluluk, terörizm vb. tüm kavramları kapsayan eylemlerin bütünüdür.

Sözlük anlamıyla şiddet; Bir kişiye, güç veya baskı uygulayarak isteği dışında bir şey yapmak veya yaptırmak;
Şiddet uygulama eylemi; Duyguların kabaca ifade edilmesine doğal eğilim; Bir şeyin karşı konulmaz gücü; Bir eylemin hoyrat yapısı olarak tanımlamaktadır.

Şiddet” terimi bir yanda olgular ve eylemleri; diğer yanda da, gücün, duygunun veya bir doğa unsurunun varoluş üslubunu belirlemektedir – İlk anlamıyla şiddet, huzur karşıtıdır. Onu bozar veya tartışmaya açar. İkinci anlamda söz konusu olan ise ölçüleri aşan ve kuralları çiğneyen kaba bir güçtür.

Terimin kökenine baktığımız zaman ise şunları görürüz: Şiddet, Latince violentia’dan gelmektedir. Violentia, şiddet, sert ya da acımasız kişilik, güç demektir. Violare fiili ise şiddet kullanarak davranmak, değer bilmemek, (kurallara) karşı gelmek anlamını taşımaktadır. Bu sözcükler vis ile bağlantılıdırlar. Vis ise, güç, erk, yetke, şiddet, bedensel güç kullanımı demek olduğu gibi, nitelik, bolluk, öz ya da bir şeyin asıl yapısı anlamlarına da gelir. Daha kapsamlı açıklamayla vis sözcüğünün, etken güç, bir cismin gücünü kullanma olanağı yani etkinlik, değer yaşam gücü anlamlarını da kapsadığını görürüz.

Sözcüğün günlük kullanımını incelersek çok boyutlu olduğunu görürüz. Çekirdek kavram “güç”tür. Bu yüzden şiddet dendiği zaman öncelikle anlaşılan bir bedensel davranışlar ve eylemler dizisi olmaktadır. Şiddet her şeyden önce vurma ve kötü davranma eylemidir. Bu yüzden her zaman iz bırakır. Halbuki gücün şiddet olarak tanımlanabilmesi için belirlenmiş olan normlar çok çeşitlidir. Bu yüzden neredeyse norm sayısı kadar şiddet biçiminin bulunduğu kabul edilebilir.

Hukuksal Tanımlamalar

Günlük kullanımdaki anlamların sayıca çeşitliliğine karşın hukuktaki tanımlar çok kesindir;

Ceza hukukunda, insana karşı gerçekleştirilen bütün vurmalar (darbeler) şiddet olarak nitelenmez. Tasarlanarak işlenen cinayetler ile ırza karşı işlenen suçlar, tecavüzler ayrı olgular olarak ele alınmaktadır. Gerçek anlamıyla şiddet, ceza kanununun 309, 310 ve 311’inci maddelerinde, “Darbe, şiddet ve Etkili Eylemler (müessir fiil)” başlığında toplanmıştır.

Hukukçular bu tür eylemler için “İnsanın, benzerlerine karşı giriştiği, onlarda önemli ya da önemsiz hasarlar veya yaralar oluşturan, saldırganlık ve hoyratlık ifade eden hareketlerdir” açıklamasında bulunmaktadırlar. Bu tanım; şiddet ile kalıcı bedensel hasar yaratan güç kullanımı arasındaki bağı vurgulamaktadır. Fakat hukukun gelişmesi ile bu tanım suçlamaların artmasına olanak verecek anlamları da içermeye başlamıştır. “Sadece dış (harici) bir unsur ile şiddetli bir temas sonucu oluşan hasarlardan oluşan gerçek (doğrudan) darbelere iç (dahili) olgular da eklenmiştir (hastalıklara sebebiyet verilmesi, bedensel sakatlıklar)”

Günümüzde toplumsal yaşamın bütün yönlerinin idaresi, teknoloji ve kitle iletişim araçları değiştiği için, şiddetin görüntüsü ve ölçüsü de değişmektedir.

İnsan psikolojisinde evrensel olarak varlığı kabul edilen ve cinsellikle birlikte en güçlü iki dürtüden biri olan şiddet, toplumda pek çok boyutta gözlemlenen bir olgudur. Genel sınıflamasını yapacak olursak şiddeti başlıca şu alt başlıklar altında incelemek mümkündür;

Aile içi şiddet

Kadına yönelik şiddet

Tecavüz ve cinsel saldırı

Çocuk istismarı

Yaşlılara yönelik istismar

İntihar (Kişinin kendine yönelik şiddeti)

Toplumu oluşturan en küçük birimde yani ailede insan kendini en huzurlu ve konforlu hissettiği ortamda şiddet yaşanabilmektedir. Bu açıdan bu ortamda yaşanabilecek olan şiddetin diğer hedef gruplara göre şiddete maruz kalan kişide çok daha karmaşık ve derin izler bırakacak travmalar oluşturmaktadır. Aile içi şiddet bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Aile içinde güçlünün güçsüze yönelik saldırganlığının özellikle fiziksel olarak cezalandırılması olarak yaşanan şiddete maruz kalan başlıca 3 grubun olduğu görülmektedir. Bunlar çocuklar, kadınlar ve yaşlılardır. Bu üç grubun içinde de çocukların kırılgan ve savunmasız oldukları için en çok yaralanan ve iz taşıyan grup oldukları dikkati çekmektedir. Çocuk istismarı olarak isimlendirilen çocuğa yönelik şiddet gelişmekte olan ülkeler kadar gelişmiş toplumlarda da dikkati çekici boyuttadır.

Şiddetin nedenleri üzerinde farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak çok yönlü araştırmaların yapılması, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik faktörlerinin incelenmesi ile kurbanlar, saldırganlar ve koşullar hakkında bilgi edinilebilir.

Nov 192012
 

İnsan Hakları kavramı

İnsanlık tarihi ile özdeş bir kavram olmasına karşın konuya ilişkin duyarlılığın her geçen gün dünyada yükselerek artması ilginçtir. Çünkü dünya üzerindeki insan haklarının toplumda var olma kriterlerine bakıldığında insan haklarının her toplumda çok farklı düzeylerde var oldukları dikkati çekmektedir. Özellikle insan hakları ihlalleri açısından yaklaşıldığında konunun çok daha ciddi problemleri içerdiği görülmektedir.

Eğer insan hakları ihlalinin işlendiği bir olay söz konusu ise ya da başka bir deyişle bir kişi haklarının ihlaline maruz kalmış ve bunu yaşamışsa o zaman bunun objektif ve bilimsel tespiti nasıl yapılabilir? Bu soru insan hakları ihlallerinin önlenebilmesinde, yaşanmamasında çok temel ve kilit bir sorudur. Bu sorunun cevabı da hak ihlallerine
bağlı meydana gelmiş vücut üzerindeki bulguların bilimsel ve objektif yöntemlerle tespitidir. Bunun yapılabilmesi , haklarını arayan ve uğramış olduğu hak ihlalleri yüzünden adalete başvurmuş kişilerin doğru ve adil bir şekilde adalete ulaşabilmesini sağlar.

Bu noktada Adli Tıp bilimi önem kazanmaktadır. Adli tıp böylesine önemli bir misyonu üstlenen bir bilim dalıdır. Bu bilimin uygulayıcıları olan Adli tıp uzmanları almış oldukları eğitim ve bilginin sonucunda hak ihlallerinin uç noktasını oluşturan işkence olguları başta olmak üzere tüm şiddet olgularında vücuttaki lezyonları tespit eden
ve yorumlayabilen kişilerdir. İşte bu misyon da , Adli tıbba ; bilirkişilik fonksiyonunu en iyi şekilde uygulayan ve bilimsel doğruları objektif olarak, yansız bir şekilde değerlendirebilen bir kurum ve bilim dalı mensubu olma zorunluluğunu getirmektedir.

İşkence ve kötü muamele sonucu meydana gelen olayların yarattığı saptanması ve muayenesinin Ceza Muhakemesi Usul Kanunlarına göre görevini üstlenmiş olan Adli Tıp uzmanlarının görevi olduğu görülmektedir.

Adli Tıbbın önemi dürüst yargılamanın yapılabilmesini sağlamasıdır. Dürüst yargılama, insan hakları perspektifinde sanık ve mağdurun haklarının ihlal edilmeksizin yapıldığı yargılamadır. Sanık açısından Ceza muhakemesi hukuku değerlendirildiğinde tüm çağdaş ilkelerin, onun haklarını kapsadığı görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
m.6’ya göre, bu hakların başlıcaları, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma, makul sürede yargılanma, aleni yargılanma, iddia ve savunmanın karşılıklı olması, isnadı öğrenme, savunma hakkına sahip olma ve kesin hükme kadar masum sayılma ilkeleridir.

İşkenceye karşı 1975 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen işkenceye karşı olan sözleşmeye göre işkence, bir insana, kendisinin veya başkasının işlediği ya da işlediğinden şüphe edilen bir fiil nedeniyle, cezalandırılması amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya başka bir nedenle, bir kamu görevlisi veya bu sıfatla hareket eden bir başka kişi ya da bunların teşviki veya rızası veya onayıyla üçüncü bir kişi tarafından uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ıstırap veren bir fiildir.

Adli Muayene:

Klinik olarak tanı koymak ve bunu belgelemek; işkencenin saptanmasında hekimlere düşen çok önemli bir görevdir. Adli tıp raporu, adli makamlarca hekimden istenilen ve kişinin tıbbi durumunu yansıtan, sorulan soruları yanıtlayan, hekimin görüş ve kanaatini bildiren raporlardır.

İşkencenin Muayenesi ve Rapor Edilmesi:

İstanbul Protokol’ü, bireyleri işkenceden korumanın en temel unsurlarından birine, yani etkili belgelendirme konusuna katkı sağlamak amacıyla Birleşmiş Milletler dökümanı olarak hazırlanmıştır. Etkili belgelendirme sayesinde işkence ve kötü muamelenin kanıtları ortaya çıkartılarak, suçluların işledikleri fiillerden sorumlu tutulması ve adaletin yerini bulması sağlanabilir.

Sağlık çalışanları, hastaları muayene etmeden önce muayenenin ve tedavinin amacını açıkça anlatmalıdırlar. İşlemin sonuçları hasta açısından ne kadar ağırsa, usülune uygun bilgilendirilmiş onam almanın ahlaki yükümlülüğü de o denli büyüktür. Muayene ve tedavi, kişilere sonuçları belirgin bir yarar sağlayacaksa, hastanın yapılacak işlem için işbirliği yaparak, örtülü onay vermesi yeterli olacaktır. Ancak muayenenin temel amacının terapötik bakım olmadığı durumlarda (a) hastanın durumu bilip, onay vermesine (b) uygulanacak işlemin hiç bir şekilde hastanın çıkarına ters olmamasına büyük özen gösterilmelidir.

Soruşturmacı, işkence gördüğü iddia edilen kişinin tıbbi muayeneden geçmesini sağlamalıdır. Bu muayenenin zamanında yapılması özellikle önemlidir. İşkencenin üzerinden ne kadar zaman geçtiğine bakılmaksızın tıbbi muayene yapılmalıdır; ama işkencenin son altı hafta içinde yapıldığı iddia ediliyorsa muayenenin akut belirtiler kaybolmadan önce, acilen
yapılması gerekir. Muayene, yaraların ve hastalıkların tedavisi için gereken psikolojik yardım, tavsiyeler ve izleme ile ilgili bir değerlendirmeyi içermelidir. İşkence gördüğü iddia edilen kişinin psikolojik yönden değerlendirilmesi her zaman gereklidir. Bu durum fiziksel muayenenin bir parçası olabileceği gibi fiziksel izlerin bulunmadığı durumlarda kendi başına da uygulanabilir.

İşkencenin fiziksel ve psikolojik delillerini raporlama amacıyla, klinik izlenimler açıklanırken sorulması gereken altı önemli soru vardır:

1-Fiziksel ve psikolojik bulgular, yapıldığı iddia edilen işkence ile uyumlu mu?

2-Klinik tabloyu hangi fiziksel koşullar desteklemektedir?

3-Psikolojik bulgular beklenen bulgular mı, yoksa kişinin içinde bulunduğu kültürel ve sosyal ortamın getirdiği aşırı strese bağlı olarak verilen tipik tepkiler midir?

4-Travmaya bağlı ruhsal bozuklukların, zaman içindeki değişken seyri göz önüne alındığında işkence olayıyla bağlantılı zaman çerçevesi nedir? Kişi, iyileşme sürecinin neresindedir?

5-Kişiyi başka ne türlü stres faktörlerinin etkisi altındadır? (örneğin süregelen baskı, göç, sürgün, aile ve toplumsal rol kaybı vs.)

6-Klinik tablo işkence iddiasının yanlış olduğuna mı işaret etmektedir?

İşkence gördüğünü iddia eden kişilerin yaralarının, işkencenin yapıldığı iddia edilen (iç ya da dış) mekanların ve oralarda bulunan diğer fiziksel delillerin renkli fotoğrafları çekilmelidir. Fotoğraflar için bir ölçüm bantı ya da ölçeği gösterecek başka araçlar da gereklidir. Bazı fiziksel bulgular çok çabuk kaybolduğu ve çeşitli yerlere müdahale edilebileceği için, fotoğraflar çok basit bir kamerayla da bile olsa hemen çekilmelidir.

Adli Muayene Raporu adli makamın yazısının tarihi, sayısı ve muayeneye getiren güvenlik görevlisi ile ilgili kısımlar eksiksiz doldurulmalıdır. Muayenesi yapılacak kişinin kimlik bilgileri kaydedilmeden önce, kişinin ön kolunda muayeneyi talep eden makamın resmi mühürünün olup olmadığı kontrol edilmeli, kimlik bilgileri, nüfus hüviyet cüzdanı
veya geçerli başka bir kimlik belgesine göre doldurulmalıdır. Geçerli bir kimlik belgesi sağlanamadığında; bilgiler kişinin beyanına göre kaydedilmeli, ancak muayene edilen kişinin tıbbi kimliği (kişiyi tanıtıcı boy, kilo, yaş, saç rengi, göz rengi, varsa vücudundaki özel işaretler, nedbe, tatuaj vb. bilgiler) tanımlanarak kaydedilmelidir.

Olgu öyküsü, fiili işkencenin tarihlerini, kaç kez yapıldığını ve kaç gün sürdüğünü, her bir bölümün süresini, askı (baş aşağı, kalın bez/battaniye vb. ile örtülmüş olarak ya da doğrudan bir iple bağlanmış olarak, ayaklara ağırlık asılarak veya aşağı doğru çekilerek) ya da başka bir yöntemin tipini de içermelidir.

Fiziksel ve psikolojik işkence arasındaki ayrım çok kolay değildir. Örneğin, cinsel işkence, fiziksel bir saldırı olmadığında bile genellikle hem fiziksel hem de psikolojik belirtilere yol açmaktadır. İşkencenin yarattığı klinik tablonun bütünü, bir listedeki yöntemlerin her birinin yol açtığı lezyonların basitçe toplamından çok daha fazlası olduğu için yöntem-sıralama yaklaşımı zararlı olabilir. Dikkate alınması gereken işkence yöntemlerine aşağıdakiler
dahildir, ama yöntemler bunlarla sınırlı değildir:

– Künt travma: Yumruk, tekme, tokat, kamçı, tel, jop, düşme

– Pozisyon işkencesi: Askı, kolların/bacakların çekilip gerilmesi, uzun süreli hareket kısıtlanması, belli bir pozisyonda durmaya zorlanma

– Yanıklar: Sigara, ısıtılmış alet, kaynar sıvı, tahriş edici madde

– Elektrik şoku

– Soluksuz bırakma: Sulu ve kuru yöntemler, suyun altında, ağzı/burnu kapatarak, boğazı sıkarak, kimyasal maddelerle

– Ezilmeye bağlı yaralanmalar: Parmak ezme, kalçaya/sırta ağırlık yükleme

– Delici yaralanmalar: Bıçak ve kurşun yaraları, tırnakların altına sokulan teller

– Kimyasal maddelere maruz bırakma: Tuz, biber, gazyağı vb. (yaralara ve beden boşluklarına)

– Cinsel: Cinsel organlara yönelik şiddet, sarkıntılık, alet kullanma, tecavüz

Ezilmeye bağlı yaralanma veya parmakların ve kol/bacağın travmatik koparılması

– Tıbbi: Parmakların veya kol/bacağın kesilmesi, organların cerrahi olarak çıkarılması

Farmakolojik işkence: Toksik dozda verilen uyuşturucular, nöroleptikler, felç edici/küntleştirici (paralitik) ilaçlar

İşkence mağdurunun yaşadıklarını belgeleyerek mahkemede hakkını arayabilmesi ancak adli tıp raporuyla mümkündür.