Mar 112013
 

8 mart kadınlar günü olarak kutlanmaktayken bu yıl 8 mart hep kadına yönelik şiddetin vurgulandığı bir güne dönüştü. Çünkü kadına yönelik şiddet her geçen gün artan ve sadece olayların değil şiddetin düzeyinin arttığı, ölümlerin sayısının çoğaldığı dikkat çekmekte.

Şiddet toplumun en küçük birimi olan ailede görüldüğünde sonuçlarının özellikle kurbanın daha sonraki dönemde nasıl yaşayacağı perspektifinden bakıldığında dramatik sonuçların var olduğu bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şiddetin yaşandığı durumlarda şiddete maruz kalan kadının yapması gereken haklarını aramak yani mahkemelere başvurmaktır. Mahkemeye giderek hakkını arayan şiddet yaşamış bir kadının durumu değerlendirilirken yaşanan olayın ne kadar hasar yarattığının saptanması yargının olayı değerlendirmesi için en önemli kriterdir.

Yargının işlemesindeki zaman açısından uzayan süreler olayı yaşayan kişinin mahkemeye çıktığında yaşadığı şiddete bağlı oluşan yaraların geçmeye başlaması ve bu yüzden de değerlendirilememesi sonucunu beraber getirir.

Bu yüzden de vücuttaki hasarların belirlendiği somut, objektif ve ölçülebilir bir adli tıp raporu burada olayın ne olduğunu ve hasarları gösteren tek kriter şeklindedir.

Adli tıp raporu şiddet yaşamış tüm kurbanların olayı yaşadıktan hemen sonra alması gereken ve mahkemeye başvurup haklarını aradıklarında onların durumunu anlatabilecek tek belge olarak çok önemli bir rapordur.

Kişiler olayı yaşamış, şiddetin yaşamlarını olumsuz etkilemiş olduğu kişiler olarak adli tıp raporu alma konusunda habersiz olabilir, geç kalabilir ya da bunu yapabilme becerisini gösteremeyebilir. Avukatların mutlaka bunu yapmaları, şiddetin yoğun olarak yaşandığı olgularda da rapor dışında adli tıp uzmanından görüş alarak mahkemeye sunmaları kurbanın haklarını arayabilmeleri için çok doğru bir adımdır.

Jan 212013
 

Türkiye’de şiddet ama özellikle de kadına yönelik şiddet her geçen gün hızla artmakta. İlk anda bakıldığında bu kadar konuşulan ve düne göre önlemler alındığı bir ortamda neden kadına yönelik şiddette bariz bir artış var sorusu aklımızı karıştırıyor ama kaçınılmaz bir gerçek var ki kadına yaralama ve ölümle biten şiddet acil önlem alınmayı gerektirecek kadar fazlalaştı.

Kadına yönelik şiddeti yaralama ve ölümle biten diye kategorize ederek ayırdım çünkü dayakla biten şiddetin kaydını bulmak zor hatta imkansız. Neden mi? Çünkü bunun kayda geçmesi ancak dayak yiyen kadının karakola gidip şikayette bulunması sonra da hastaneden adli tıp raporu almasıyla mümkün.

Ama bu da yapılmıyor ya da yapılamıyor. Çünkü evde partnerinden dayak yiyen kadın;

1- Şikayetçi olmaktan korkuyor,

2- Nereye gideceğini bilmiyor,

3- Gittiği yerde sorunu çözen bir yardım alamıyor,

4- Toplumda kanıksanmış ,kabul gören bir durum olduğundan karşı çıkmıyor.

Halbuki bakarsanız Aileden sorumlu bakanımız büyük gayretlerle çözümler üretmeye, dayağa karşı çıkmaya çalışıyor ama yeterli olmuyor. Burada ortaya konan önlemlerin yeterliliği, önceliği ve gerekliliği tartışılabilir ama şu anda konuya odaklanmak adına bunları başka yazıda tartışmalıyız.

Kadına yönelik şiddet neden artıyor?

1- Kadının değeri toplumsal olarak azalmakta yani kadının değeri yok,

2- Ceza kanununun caydırıcılığı ya da daha doğru bir deyişle kanunun uygulanması sırasında yeterince güçlü yaptırımların olmaması,

3- Dayak yiyen kadının adli tıp raporuyla durumu belgelemesi halinde karşı tarafa ceza verilecekken bu konuda yeterli bilincin oluşmamış olması ve ilgili çalışanların bu konudaki eğitimlerinin yetersizliği,

4- Toplumsal olarak bu konudaki duyarlılığın olmaması

Bu yukarıda sayılan nedenlere eklenebilecek başka nedenler de mutlaka vardır ancak bu yukarıda saydığım 2 si toplumsal değerlere bağlı ikisi ise pratik uygulamalara bağlı olan bu 4 neden kadına yönelik şiddette kaygı veren artışları getirmektedir.

Son olarak şunun altını çizmeden de duramayacağım. Kadına yönelik şiddetin insidansı yani görülme sıklığı artıyor ama dehşeti oluşturan şiddetin dozunun çok artmış olması, öldürme olgularının sayısının çok artmış olması.

Nedenlerle başladık önlemler devam edeceğiz.

Nov 232012
 

Aile içi şiddet, aileden birinin yaralanması, ölmesi veya aynı evde ikamet eden aile üyelerinin birinin zarar görmesiyle sonuçlanan saldırı, dayak, cinsel saldırı, dövme veya her türlü şiddet davranışıdır. Genel anlamda konuşurken, aile veya aile üyesi, eş, önceki eş, evlilik veya kan yoluyla akraba olanlar, aile gibi birlikte yaşayanlar veya geçmişte bir aile gibi yaşamışlar ve birlikte kalmayan veya evli olmayan ancak çocuk sahibi olanlar veya herhangi zamanda birlikte yaşamış kimseler bu kapsamda değerlendirilmektedir. Ancak yapılan çalışmalar göstermiştir ki olayların büyük çoğunluğunda evde yaşayan kadın mağdurdur. Şiddet davranışları tekrarlayıcıdır. Kadınla beraber evdeki çocukta şiddete maruz kalmaktadır. Aile içi şiddet bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Aile içinde güçlünün güçsüze yönelik saldırganlığının özellikle fiziksel olarak cezalandırılması olarak yaşanan şiddete maruz kalan başlıca 3 grubun olduğu görülmektedir. Bunlar çocuklar, kadınlar ve yaşlılardır. Bu üç grubun içinde de çocukların kırılgan ve savunmasız oldukları için en çok yaralanan ve iz taşıyan grup oldukları dikkati çekmektedir. Çocuk istismarı olarak isimlendirilen çocuğun gelişiminin engellendiği her türlü davranışların büyük oranda şiddet davranışlarından kaynaklandığı görülmektedir.

Aile-içi şiddet, bugüne kadar bir çok farklı isim altında tanımlanmış olmasına rağmen, hepsinin de üstünde durduğu temel görüş değişmemektedir : Toplumun en küçük birimini oluşturan bir ikili ilişki içinde, eşlerden birinin diğerine zarar verecek davranışlarda bulunmasıdır. Aile-içi şiddet, sadece fiziksel hırpalama ile sınırlı tutulamaz.

Bu konuda çalışmalar yapan araştırmacılar, duygusal istismarın fiziksel istismardan daha uzun süreli etkilerinin olacağına inanmakta ve sürekli aşağılanan, aptal, çirkin, değersiz olduğu söylenen kişinin zamanla bunları içselleştirebileceğini ve kendi kendini de böyle görmeye başlayabileceğini vurgulamaktadırlar. Böylece, duygusal istismarın, istismarcının konumunu sürdürmesini kolaylaştıracağı açıktır. Çünkü kadın, durumunu değiştirmeyi veya bu kötü ortamdan uzaklaşmayı beceremediğini düşünür. Bu da, “Dövülmüş Kadın Sendromu” nun temel özelliklerinden biridir.

Eşler arasındaki şiddet, üç biçimde karşımıza çıkmaktadır.

Fiziksel şiddet: Fiziksel olarak ağrı-zarar veren veya verebilecek her türlü davranış

Duygusal istismar: Sürekli aşağılayıcı sözler söylemek, isimler takmak, yeterli para vermemek, arkadaşlarını ailesini görmesini engellemek, yapmak istediği şeylere zorlamak, çocuklarından ayırmakla tehdit etmek gibi bir çok farklı davranışı içerir. Ayrıca, yardıma muhtaç durumda veya hasta kişiye yeterli desteği sağlamamak ve dinsel değerlerini ve geldiği toplumsal sınıfını aşağılamak da bir istismardır.

Cinsel istismar: Bir kişiyi, istemediği zaman ve şekilde cinsel ilişkiye zorlamak; gebelik veya seksüel yolla bulaşan hastalıklara karşı korunmasına engel olmak gibi cinsel davranışlar bu başlık altında toplanabilir.

Kurbanın hayatını tehlikeye soktuğu için, fiziksel istismar, aile-içi şiddetin en ciddi şekli olarak düşünülmesine rağmen, diğer istismarcı davranışlar hafife alınmamalıdır. Çünkü, diğer istismar biçimleri çoğu zaman, fiziksel şiddetin habercisidir. Kadın, aşağılandığını hissettiği zaman veya rahatsız olduğu bir davranışa ilk maruz kalışında, eşinden, bu şekilde davranmamasını kesin bir dille istemelidir. Her çiftin yaşamında karşılaşabileceği hoşa gitmeyen anların, istismar içeren bir ilişki ile farkı, saldırının tek taraflı ve süreğen olmasıdır. İstismarcı, tekrarlamamaya söz verse bile, ne ilk ne de üçüncü hiçbir zaman son değildir. Şiddet içeren evlerde, eşlerden biri, kaba kuvvet kullanarak veya kaba kuvvet tehdidi ile, diğer aile üyelerinin kontrolü altına almıştır.

Aile-içi şiddet, kendine özgü dinamik ve riskleri ile, diğer suçlardan farklıdır. Kadın, en doğru tavrı gösterip, ilk şiddet işaretini fark ettiğinde ilişkiyi sonlandırsa bile, devamlı bir tedirginliğin kurbanı olmaktan kurtaramaz kendini. Takip (stalking) suçlarının büyük çoğunluğu, evlerini terk eden kadınlara karşı, eski eşleri veya erkek arkadaşları tarafından işlenmektedir. Takibin mantıklı bir nedeni yoktur, amaç, kurbanı tedirgin etmek ve kızdırmaktır. Erkek terkedilmiş olmaya tahammül edememekte ve kurbandan intikam almak istemektedir. Sürekli telefon etmek, mektuplar-hediyeler postalamak, her yerde gözaltında tutmak, kurbanın arabası veya eşyalarına zarar vermek, karşılaşmak için sık sık tesadüfler yaratmak tipik davranışlardır. Bir çok ülke, takibi önlemek amacıyla özel kanunlar yapmıştır, böylece takipçi, davranışları tehlikeli bir hal almadan yakalanabilmektedir.

Bazı uzmanlar aile-içi şiddetin hızla arttığını, bazıları ise, istismarı bildiren kadın sayısının arttığını düşünmektedir. Her iki durumda da, sayılar bize çok yaşanan bir problemle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Yapılan çalışmalar aile-içi şiddetin sınır tanımadığını, dünyanın her yerinde, bir problem olarak insanlığın karşısına çıktığını göstermektedir.

Çalışmalar sonunda, aile içi şiddet için 11 temel risk faktörü ortaya koymuştur. Gelecekte yaşanacak aile içi şiddetin en önemli habercisi, daha önce ailede yaşanmış olan şiddet içeren davranışlardır. Bu, risk faktörlerinin en önemlisi olarak sayılmaktadır.

Diğer risk faktörleri:

* Erkeğin işsiz olması

* Erkeğin yılda bir veya daha fazla kez yasadışı ilaç kullanması

* Kadın ve erkeğin farklı dinlerden olması

* Erkeğin, babasının annesine kaba kuvvet kullanmasına tanıklık etmesi

* Birlikte yaşayan, evli olmayan çiftler

* Erkeğin işçi ya da bedeni ile para kazanan gruptan olması

* Erkeğin düşük eğitim seviyesinde olması

* Erkeğin, 18-30 yaşları arasında olması

* Evde çocuklara karşı şiddet kullanılması

* Ailenin gelirinin yetersiz olması

Bu faktörlerden ikisinin bir arada bulunması ile riskin iki katına çıktığını, 7-8 faktörün var olduğu ailelerde ise riskin 40 kat fazla olduğu belirtilmektedir. Aile-içi şiddetin ortaya çıkışında ilişkinin niteliği de önemli bulunmaktadır. İlişki içinde, çiftlerden birinin diğerine kontrol etme isteği ilişkiye dair en önemli risk faktörüdür. Hemen tüm ailelerde şiddet, küçük gerilimlerle başlamaktadır. Aile-içi şiddet olguları evliliklerin ilk yıllarında ve kararların ortak alınmadığı ailelerden daha sık karşımıza çıkmaktadır.

Şiddet içeren ailelerde büyüyen çocuklar, bir tür post-travmatik stress bozukluğu olarak da tanımlanabilecek, bir takım fiziksel semptomlarla da karşımıza çıkabilmektedirler: Boğaz ağrısı, grip benzeri tablo, insomnia, enüresis nokturna gibi. Bu semptomların, çocukların ortamdan uzaklaştırılmaları ile ortadan kaybolduğu gözlenmiştir.

Şiddete maruz kalan kadınların bir kısmı, yaşananların çocuklarına da zarar verdiğini fark edebilirken, büyük çoğunluğu ise, aileyi dağıtmanın onlar için daha iyi olduğunu düşünmektedir.

Aile-içi şiddetin, çocuklar üzerindeki en büyük etkisi, çocukların ailede işlerin böyle yürüdüğüne inanmalarıdır. Bu çocukların, geleceğin şiddet kurbanları veya istismarcıları olma ihtimalleri daha fazladır Genç erkeklerin babalarını öldürme nedenlerinin başında, babasının annesini dövmesi yer almaktadır.

Babasının annesine uyguladığı şiddete tanıklık eden erkek çocuk, kadınlara şiddet uygulamanın normal bir davranış biçimi olduğunu öğrenecektir. Ayrıca, bu çocuklar yaşamlarındaki her tür problemin, zıtlaşmanın çözümünü şiddetle sağlamaya çalışacaktır.
Şiddet içeren evlerde büyüyen gençler, madde kullanımı, intihar ve evden kaçmalar açısından büyük risk altındadırlar.

Çocuklar, gençler ve aile-içi şiddet:

Aile-içi şiddet sonucu kalıcı zararlar görenler sadece kadınlar değildir. Şiddet içeren davranışların yaşandığı evlerde büyüyen çocuklar, anne karnından erişkinliklerine kadar, doğrudan hedef olmasalar bile, ciddi olarak etkilenmektedirler.

Annelerinin maruz kaldığı şiddete tanıklık eden çocuklar, iki-üç kat daha fazla istismar riski altındadır. Küçük çocuklar çoğu zaman, fırlatılan veya devrilen eşyalar sonucu yaralanmaktadırlar. Yapılan bir çalışma, 14 yaş üstündeki erkek çocukların %62’sinin, araya girip, annelerini korumaya çalışırken yaralandığını ortaya koymuştur. Ayrıca, eşlerinin şiddetine maruz kalan kadınların çocuklarına daha sert cezalandırma metotları kullandıkları düşünülmektedir.

Çocuklar fiziksel olarak yaralanmasalar bile, ciddi olarak zarar görürler. Anne-baba olayları gizlemeye çalışsa bile, çoğu zaman başarılı olamamaktadırlar. Çocuklar, olaylar için kendilerini suçlayabilmekte veya bütün enerjilerini anne-babalarının kavga etmelerini önlemek için kullanabilmektedirler. Uzmanlar, bu ortamda yetişen çocukların vücut dirençlerinin düşük, kendine güvenlerinin az, impuls kontrollerinin zayıf, uzun süreli uyku bozuklukları olabildiğini vurgulamaktadırlar.

Bütün çocuklar bir çok problem için risk altında olmalarına rağmen, spesifik psikolojik ve sosyal problemler ve ortaya çıkış zamanları açısından kız ve erkek çocuklar arasında farklılıklar dikkat çekmektedir. Ailede yaşanan olaylardan, erkek çocuklar, erkeklerin kadınlara istedikleri gibi davranmaya hakları olduğu; kızlar ise kadınların istismarcı davranışlara katlanmaları gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar.