Nov 212012
 

Adli psikoloji kökenini aldığı iki bilim gibi adli tıp ve psikoloji gibi geçmişi çok kısa olan bir bilim dalıdır. Geçmişine baktığımızda ilk kez 1908 de Hugo Münstenberg’in ilk kez bir olayda psikolojik araştırmaları bulguları sayesinde cezai adalet sistemini görgü tanıklarının bildirdiklerinin güvenilir olup olmadığını ölçme olanağı verdiğini göstermiştir.

Ancak gelişimin çok da hızlı olmadığı gözlenmektedir. Psikologların görgü tanıklığının güvenilirliğini ölçmek için belirli testler geliştirmesi 65 yıl sonra gerçekleşir. Örneğin, 1974 yılında Buckhout, çanta çalma suçuna şahit olan deneklerden suçluyu belirlemelerinin istendiği bir deneyin sonuçlarını yayınlamıştır.

Bu deneyin sonuçları, hafızanın bir kopyalama işlemi değil, seçici nitelikte olduğunu göstermiştir. Aradan zaman geçmesi olayın hatırlamada yanlışlıklar ortaya çıkarmakta ve hatırlama işlemi inançlar, nereden hareket edildiği, stres, ortama dayalı faktörler, beklentiler ve kalıp yargılardan etkilenmektedir. Bu araştırmanın sonuçları, görgü tanıklarının suçluyu yaklaşık %90 oranında olmak üzere yanlış belirlediğini göstermiştir.

Görgü tanıklarının suçluyu belirlemedeki kesinlikleri açısından söz konusu olan problemler iki kaynağa dayanmaktadır:

1-İnsan bilgi-işleme sisteminin güvenilir olmayışı

2-Görgü tanıklarından bilgi alma yöntemleri.

Kassin ve diğ. (2001) görgü tanıklarının suçluyu belirlemedeki kesinliklerini ciddi şekilde etkileyen, çok sayıda “cezai adalet prosedürü” belirtmektedir:

– Soruların ifade şekli,

– yönergelerin sıralanışı,

– güvenirliliğin saptanması,

– önyargı,

– olay sonrasına ait bilgi,

– çocuk görgü tanıklarının kolaylıkla tesir altında kalması,

– tutumlar ve beklentiler,

– hipnoza yatkınlık,

– alkol etkisinde olma,

– silaha odaklanma,

– kesinlik ve güven arasındaki korelasyon,

– unutma eğrisi,

– maruz kalma süresi,

– hangi formatta anlatıldığı (presentation format)

– bilinçaltı karşı aktarım.”

Bir asırlık psikolojik araştırmaya rağmen, mahkemeler görgü tanıklığı ile yapılan belirlemenin güvenilir bir yol olmadığını kabul etmeye yanaşmamışlardır. Ancak, bu yaklaşım DNA kanıtının ortaya gelmesi ile değişmiştir. Bu kanıt, pek çok yanlış suçlamanın gerçekleştirildiğini ortaya çıkarmıştır.

Psikolojideki bu araştırma çalışmaları işitme tanıklığı için de gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmalardan bazıları (Ollson ve diğ., 1998) işitme tanıklığı ile yapılan belirlemelerin sonuçlarının görgü tanıklığı ile yapılandan bile daha kötü olduğu bulgusunu elde etmiştir.

Sonuç olarak, bir asır önce laboratuarda başlayan psikoloji araştırmaları bugün cezai adalet sistemindeki bazı prosedürlerin değişmesine yardımcı olmuştur.

Freud’a (1959) göre birçok suçlunun bilinçaltında suçluluk duyguları vardır; bu nedenle, cezalandırılmak için suç işler. Bazı yanlış itirafların böyle bir psikodinamikler ile bağlantısı vardır. İşin içine giren başka psikolojik faktörler de vardır (Gudjonsson,1999). Örneğin, sorgulama sırasında yorulan veya korkan zayıf kişiler, suçun failleri kendileri olmasa bile itirafta bulunma arzusu taşıyabilirler.

Klinik Adli Psikoloji

1909 yılında William Healy ilk mahkeme kliniğini oluşturmuştur. Adolesan (Juvenil) adalet sistemi daima, ceza değil, rehabilitasyonu vurguladığından, adolesanlara (juvenillere) psikolojik müdahale doğal bir başlangıç noktasıdır. 1914 yılında, ilk yetişkin mahkeme kliniği kurulmuştur ve yakın zamanda da çoğunluğu psikiyatristler olmak üzere, ruh sağlığı çalışanları rutin olarak adli vakaların değerlendirme ve tedavisini sürdürmeye başlamıştır.

İşledikleri suçlar madde kötüye kullanımı ve diğer psikolojik problemlerden kaynaklanan adolesan (juvenil) ve yetişkin suçlular ya daha ağır bir ceza olan hapis cezası yerine ya da hapisten çıkış sonrası ayaktan tedavi için sevk edilmiştir.Bazı ruh sağlığı kliniklerinde saldırganların tedavisi için özel programlar oluşturulmuştur. Mahkemeler bu kişilerin gösterdiği gelişmeler hakkında bilgi istemeye başlamışlardır.Hapisten iyi hali nedeniyle salıverilmiş/tahliye edilmiş suçluların da hapishaneye geri dönmeleri veya tahliye durumlarının devam etmesi geniş ölçüde tedavinin gidişatına göre belirlenmekteydi.

Psikologların toplum tarafından bağımsız bir uzmanlık olarak geniş olarak kabul görmesi durumu televizyon ve film dahil olmak üzere medyanın bütün şekillerinde kendini göstermiştir.

Adli ölçme: Klinik ve adli yaklaşım arasındaki ayrım

Klinik psikologlar, psikiyatristler ve diğer ruh sağlığı uzmanları hastalarını görüşme, psikolojik test, bazen aile ve hastane ve okul kayıtlarından alınan bilgiler ve önceki terapistlerden alınan bilgiler yoluyla değerlendirirler. Değerlendirmeyi takiben bir tanı konur.

Klinik uygulama yapanlar, ayrıca hastalarını dinlemek ve hastanın belirtileri ve anlattıklarını geçerli olarak kabul etme yönünde bir yaklaşıma sahiptirler. Yalan söyleme, abartma ve hasta taklidi yapma klinik uygulamada karşılaşılan durumlardır, fakat vurgu teşhis ve tedaviye yönlendirmedir.

Adli uygulamada ise, değerlendirmeyi yapan kişi ne olduğuna ilişkin olarak davacının anlattıklarını otomatik olarak kabul edemez, çünkü davacının yalan söyleme, abartma veya saptırma için doğal bir motivasyonu vardır.

Bu nedenle, geleneksel klinik yaklaşım adli ölçmelerde kullanılamaz. Ne yazık ki, klinik ve adli ölçme arasındaki farklılıklar adli psikoloji ve psikiyatri kitaplarında yeterince vurgulanmamıştır.

Psikolojik testler: Geleneksel ve özel adli testler .Objektifliğe olan vurgu nedeniyle (normlar ve standartlar içermesi nedeniyle), psikolojik testler adli ölçümlerde geniş ölçüde kullanılmaktadır.

Bilincin Farklı durumlarında görüşme yapma

NARKOANALİZ

Bazı psikologlar, psikiyatristlerle veya diğer uzmanlarla işbirliği halinde sanıklara sodyum amytal gibi bir madde intravenöz olarak verildikten sonra (Narkoanaliz) veya hipnotik transa geçtikten sonra görüşme yaparlar. Genel narkoanaliz teorisine göre, savunmaların ve kişiyi engelleyen diğer durumların azaltılması ile (maddenin verilmesi sonucunda) normalde soruları cevaplamayan kişi konuşacaktır.

Ancak, sodyum amital bir “doğruluk serumu” değildir. Narkoanalitik görüşme öncesinde yanlış bilgi verme, ve yanıltma konusunda kararlı bir kişi ilacın etkisinde de aynı şekilde davranacaktır (Mac donald, 1954; Reidlich ve diğ., 1951). Ancak, bazı saldırganlar ilacın etkisi altında suçlarını itiraf etmişlerdir. Narkoanalizin doğru sonuç vermesi geniş ölçüde uzmanın beceri ve deneyimine bağlıdır.

Hipnozun doğru sonucu verip vermediği konusunda da kesin bir şey söylenememektedir. Bazı durumlarda, görgü tanığının olayın detaylarını hatırlamasında yardımcı olduğu görülmektedir. Zonana (1979) narkoanalizle bir sonuç elde edememiş, fakat hipnoz altında itiraf elde etmiştir.

Ancak, pek çok diğer durumda (Revitch ve Schlesinger, 1981) başarı elde edilememiştir. Bu problemleri aza indirgemek için, Relinger ve Stern (1983) adli hipnotik ve narkoanalitik teknikleri standardize etmeye yardım edecek bazı genel kurallar belirlemiştir. Ayrıca, hem hipnotik hem de narkoanalitik teknikler ancak belirleme için oluşturulan izole durumlarda uygun olabilirr.

Adli ölçmeleri karmaşık hale getiren faktörler: Kandırma/hile yapma semptomları

Adli ortamlarda, semptomların saptırılması ve abartılması genellikle meydana gelen bir durumdur. Sonuç olarak, adli uzmanın bu popülasyonda yanıltılmaya çalışıldığından şüphelenmesi eşiği düşük olmalıdır.

Yaygın görülen bir yanıltma şekli kendini hastaymış/ruh sağlığı hastasıymış gibi göstermektir. Diğer bir yanıltma şekli, ruh hastalığı belirtilerini azımsama ya da inkar etmedir.

Suçun faili, ceza ehliyetinin olmadığını kanıtlamak için kendisini ruh sağlığı bozukmuş gibi gösterebilir veya hapishane ya da hastaneden çıkmak için ruh sağlıklarının bozuk olduğunu inkar edebilirler.

Bazı durumlarda, bu durumun belirlenmesi “üçüncü kulak”’la dinlenilmesi ile gerçekleşebilir. Örneğin, kendisini bir hastalık belirtisine sahipmiş gibi çoğunlukla, çifte kişilik bozukluğu veya travma sonrası stres bozukluğu gibi “trendi” bir hastalığın belirtilerini seçer; ancak klinik tabloyu çok abartır.

Bununla birlikte, varmış gibi gösterilen psikotik belirtiler çok uzun süre boyunca korumak çok zordur.

Shneck (1962) “pseudo-malingering” adını verdiği bir durumu şöyle açıklar: ruh hastalığı bulunan bir hasta zaten yaşadığı bir hastalığı varmış gibi göstermeye çalışmaktadır. Benzer bir olgu, Ganser (1898) tarafından gözlenmiştir. Ganser, tedavi etmekte olduğu belli mahkumların 2+2=5 ve 10-1=8 gibi basit sorulara doğru olmayan, yaklaşık cevaplar vermişlerdir.

Bu hastaların kendilerini gerçekte yanlış yapıyor gibi göstermeye çalışmadıklarına; aksine öyleymiş gibi göstermeye çalışma görüntüsünü veren gerçekte bir bozukluğa sahip olduklarına inanmaktadır.

Bu sendrom 100 yıldan uzun bir süredir bilinmektedir. Farklı kültürlerde ve farklı ülkelerde gözlenmektedir. Eğer hastalar olmayan bir hastalığı varmış gibi göstermeye çalışıyorlarsa korkunç bir iş yapmaktadır ve hangi ruh hastalığı tablosunu çizmeye çalıştıkları da açık değildir. Her ne kadar seyrek görülse de, Ganser’in sendromu adli psikologların gözden kaçırmamaları gereken bir durumdur.

Akılcı olmayan hareketlerde bulunmuş olan bazı saldırganlar işledikleri suçta akılcı bir nedenin söz konusu olduğunu iddia edebilir. Schlesinger ve Revitch (1999) cinsel haz amaçlı obje çalan bazı hırsızların patolojik nedenlerle orada olmadıkları, fakat amaçlarının sadece hırsızlık yapmak olduğu konusunda kendilerini inandırmak için önemi olmayan şeyleri çaldıklarını tespit etmiştir. Kendilerinde bir hastalık varmış/yokmuş gibi göstermeye çalışanların seçtikleri bu yollara ek olarak, bu kişilerden çoğunun sadece yalan söyleme yolunu seçtikleri görülmektedir.