Feb 202015
 

Şiddetin her yerde ama özellikle de kadında şiddetin çok artış gösterdiği günleri yaşıyoruz. Aslında moda deyimle şiddet sarmalı her yeri sarmış vaziyette. Gerçekten şiddetin tüm ortamları ve çevremizi ele geçirmiş olduğu gözükmekte.

Herkes aynı soruyu soruyor. Bu şiddet nasıl önlenecek? Özellikle şiddetin düzeyinin okulundan evine dönen üniversite öğrencisi Özgecan’ın hunharca öldürülmesine kadar uzanması herkesi dehşete düşürmüş durumda.

Olayın boyutu sadece balkondan seyrederek görüş beyan etme aşamasını çoktan geçmiş, yaşam güvenliğini tehdit eden duruma girmiş vaziyette. Akşamüstü okulundan evine dönen üniversite öğrencisi Özgecan’ın başına bu geliyorsa herkes her şeyi yaşayabilir kaygısı itiraf edilmese de herkesin beyninde dolanan ana fikir.

Devletin konuyla ilgili birimlerinin açıklamalarını dinleyenler acaba bunlar yeterli olabilecek mi sorusunu soruyorlar. İçişleri bakanlığı, Aileden sorumlu ve sosyal politikalar bakanlığı,Milli Eğitim bakanlığı ile Başbakanlık açıklamalarını dinliyoruz.

Bu konuda yapılması gerekenleri şiddetin önlenmesi konusunda yol almış ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak kısa bir analiz yapalım.

Olayı iki boyutta değerlendirmek gerekmektedir;

1- Olayı yaşayanlara hem mağdur boyutunda hem de saldırgan boyutunda neler yapılmalı ? İlk ve acil olarak bu konudaki önlemlerin ve uygulamaların değerlendirilmesi önemlidir. Ancak bunun tartışıldığı ortamlarda tüm yapılabilecekleri göz ardı edip tartışmayı bu suçu işleyenlerin idam cezası alıp almaması noktasından başlamak hem büyük bir yanlıştır hem de diğer önlemlerin konuşulmasını gölgelemektedir. Bu konuda da cinayeti başka bir cinayetle çözülemeyeceği noktasından değerlendirdiğimi ifade ederek devam edeyim.

2- İkinci boyut ise koruyucu önlemlerin tartışılmasıdır. Bu olayın meydana gelmesini önlemeye yönelik uzun dönemli çalışmaları içeren ve sonuçların hemen gözükmediği çalışmalardır. Ama hemen bugün başlanması ve çalışmaların yaygın ve süreklilik gösterecek şekilde sürdürülmesi çok önemlidir. Farkındalıkla başlayan,bilgilenmeyle devam eden ve bilinçlenmeyle sonuçlanabilen bir süreç uzun dönemde oluşan ama başarıldığında da çok önemli sonuçlar verebilen bir boyuttur.

Olay anından başlayarak saldırganlar için söylenmesi gereken ilk nokta caydırıcılık prensibidir. Caydırıcılık iki şekilde sağlanmaktadır. Bunlardan ilki sıfır tolerans olarak isimlendirilen ve geçmişte New York kentinin şiddetten arındırılmasını sağlayan prensibin tavizsiz uygulanmasıdır. Bu çok önemlidir. Çünkü işlenen bir suç potansiyel olarak bu suçu işlemeyi düşünen kişileri cesaretlendirebilmekte ve onların da cinsel şiddet suçu işlemesini sağlamaktadır. Bakıldığında da sansasyon yaratan cinayetlerin hemen ardından benzer suçların artış göstermesi de bunun somut göstergesidir. Kişiyi öldürdükten sonra parçalamak ve onları çöpe atmak hiç rastlanmayan bir olayken şimdi karşımıza çıkan bir boyuta dönmüştür. Bu bir tür copycat diyebileceğimiz- cinayet yöntemi taklidi -hareketidir.

Caydırıcılığın sağlanması da iki aşamada değerlendirilmelidir. İlki kolluk gücü yani polisin bu olaylardaki tutumunun net ve buna yönelik olmasını sağlayacak eğitimi almaları sağlanmalıdır. Amerikan polisi bu konularda eğitilmiş ve kesin talimatlarla bu tip olaylarda ne yapmaları gerektiği tekrarlayan eğitimlerle öğretilmiştir. Buradaki davranış modelinin polisin dünya görüşü ya da kişisel değerlendirmesinden etkilenmeyecek bir disiplinle sağlanması çok önemlidir. Bizde ise polisin bir çok olayda aile meselesi biz karışmayalım, hadi karı-koca arasında bu tip olaylar olur yaklaşımlarıyla olayı değerlendirdikleri bireyin hakkını ve korunmasını değil kurumun korunmasını ön plana aldıkları görülmektedir. Aile bütünlüğü önemlidir ama ancak kişi güvenliği sağlandıktan sonra göz önüne alınması gerekmektedir. Bunun öğretilmesi şiddet olaylarında çok önemlidir.

İkinci grup ise yargı çalışanlarıdır. Bu suçu işleyen bir kişi çok ağır ceza alacağını bilmeli ve bunun hiçbir şekilde indiriminin olmayacağının bilincinde olursa bu caydırıcılığı sağlayan bir boyut olacaktır.Kişisel görüşüm yargı konusunda şu çelişkinin çözümünün yapılması gerekliliğidir. Ceza kanunlarındaki maddeler gerçekten solid ve yeterince suçun karşılığını oluşturacak cezayı içeren düzeydedir. Ama uygulamada bu suçların hemen hepsinde hakimlerin ve savcıların iyi hal indirimine başvurdukları, tutukluğu kaldırdıkları gibi uygulamaları görmekteyiz. Bunun sosyolojik boyutta tartışmasını burada yapmak istemem ama polislerde olduğu gibi hakim ve savcıların da kadına yönelik şiddet olgularında değerlendirmelerini yaparken takım elbise giymiş olmayı ya da olay anında mağdurun çeşitli durumlarının hafifletici olduğu gibi yaklaşımların objektif görüşü zedelediği ve caydırıcılığı azalttığı görülmektedir.

Bunlardan başka olay anında yapılması gerekenlerin de gözden geçirilmesi çok önemlidir. Özellikle evde şiddetin önlenmesi konusunda aşama kaydetmiş ülkelerdeki uygulamalarda kısa sürede müdahale edilebilmesi ve kadının (% 90 ları geçen oranlarda mağdur hep kadın olmaktadır.) güvenliğinin sağlanabilmesi çok önemlidir. Bunun için en etkili yöntemin etkin olabilen alo –imdat hatları ile güvenli sığınma evleri olduğu görülmektedir. Bu konuda sadece 183 alo imdat hattıyla sınırlı telefon uygulamasının ve her geçen gün sayıları azalan sığınma evlerinin durumu göz önüne alındığında sınıfta kaldığımız görülmektedir. İtalya alo-imdat hatlarıyla önemli işler başarmıştır. Sığınma evleri ise artmak yerine her geçen gün kapatılan kurumlardır. Bu çok dikkat çekicidir. Çünkü özellikle evde kocası ya da partneri tarafından şiddete maruz kalan bir kadının ilk gereksinmesi tehlike bölgesi olan evden kaçmak ve kalabileceği bir yer bulmaktır. Krizin en önemli aşaması kalacak yerdir. Sığınma evleri bu soruna cevap olabilecek girişimler olarak ön plana çıkmaktadır. Belediyelerin ve devletin bu sorumluluğunu yerine getirmemesi, kadına yönelik şiddetin arttığı ülkemizde öldürülme oranlarını da arttıran temel unsurların başında gelmektedir. Mutlaka sığınma evleri hemen açılmalı ve gizlilik, güvenlik gibi koşulları sağlanmalıdır. Elektronik kelepçe, tehlike butonlarının ancak hemen olay yerine gelen güvenlik güçleri olan yerlerde etkili bir caydırıcı unsur olduğu ama maalesef bizde bu durumun olmadığı göz ardı edilmemelidir. Bunlar ülkemiz için kurtarıcı olamayacak yöntemlerdir.

Son olarak da yurttaş bilinci üzerinde bir şey söylemek istiyorum. Bir çok olayın çevresindeki insanlar tarafından görülmesine karşın müdahale edilmediği saptanmıştır. Eski dönemde Adana’da sokak ortasında karısına 32 bıçak darbesini 2 saat boyunca saplayan kocaya, daha dün İstanbul’da karısını evde parçalayarak çöpe atan adamı biz sesleri duyduk ama karışmadık diye medyaya demeç veren komşular örneğine kadar bir çok örnek olgu bulunmaktadır. Mutlaka ve mutlaka bu tip olaylarda hemen ihbar yapılması gerekliliğini anlatabilmek ve bu bilinci yerleştirebilmek önemlidir. Hemen müdahale edebilen alo –imdat ekipleri ve polisin ortak çalışmasıyla bu çok önemli bir caydırıcılık unsuru olacaktır. Bugünkü ben ne istersem yaparım yaklaşımının da önüne set gerecek çevre baskısı da saldırgana istediği gibi davranabilme özgürlüğünün ortadan kalkması sonucunu getirecektir.

Uzun dönemde ise toplum eğitimi çok önemlidir. Bu eğitim kısa ve orta dönemde konuyla ilgili çalışan tüm meslek gruplarına verilmelidir. Bu problem ancak multidisipliner çalışmayla aşılabilecek bir problemdir. Bu yüzden ilgili meslek grupları başta sağlık, hukuk, yargı, eğitim, psikoloji, kolluk güçleri olmak üzere tüm gruplara bu konuda bilgilenme ve bilinç oluşturma çalışmaları yapılmalıdır.

İkinci aşama ise toplum eğitiminin verilmesidir. Bu çok farklı boyutlarda değerlendirilmesi gereken bir konudur. Özellikle toplumu etkileyen kişi ve kurumlar ile ulaşılabilecek kanal ve yöntemlerle bu sağlanmalıdır. Bu konu kamu spotu kavramından çok daha fazlasını ifade etmektedir. Lider konumundaki kişilerden başlayarak şiddeti kullanılan ifadelerden çıkartmak, çözüm için uzlaşmayı ön plana çıkarmak ve bireyin önemi ve değerini anlatabilmek çok özetle yapılması gereken öncelikli eylemlerdir. Burada cinsiyet ayrımcılığının, şiddet toleransının ve diğer başka sosyal değerlerin de eklenmesi gerekir ama yazının hacmini çok aşacağından sadece bunları belirterek yazıya son vermeden önce mağdur olan,şiddeti yaşayan kişinin hemen polis ve yargıya başvurarak hakkını arayabilmesi pratikte zor gözükse de gereklidir ve bunu ilk adımı da adli rapor alarak hasarın resmi olarak tespitinin yapılmasıdır. Bu kişinin hakkını koruyabileceği en önemli belgedir.

Nov 232012
 

Aile içi şiddet, aileden birinin yaralanması, ölmesi veya aynı evde ikamet eden aile üyelerinin birinin zarar görmesiyle sonuçlanan saldırı, dayak, cinsel saldırı, dövme veya her türlü şiddet davranışıdır. Genel anlamda konuşurken, aile veya aile üyesi, eş, önceki eş, evlilik veya kan yoluyla akraba olanlar, aile gibi birlikte yaşayanlar veya geçmişte bir aile gibi yaşamışlar ve birlikte kalmayan veya evli olmayan ancak çocuk sahibi olanlar veya herhangi zamanda birlikte yaşamış kimseler bu kapsamda değerlendirilmektedir. Ancak yapılan çalışmalar göstermiştir ki olayların büyük çoğunluğunda evde yaşayan kadın mağdurdur. Şiddet davranışları tekrarlayıcıdır. Kadınla beraber evdeki çocukta şiddete maruz kalmaktadır. Aile içi şiddet bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Aile içinde güçlünün güçsüze yönelik saldırganlığının özellikle fiziksel olarak cezalandırılması olarak yaşanan şiddete maruz kalan başlıca 3 grubun olduğu görülmektedir. Bunlar çocuklar, kadınlar ve yaşlılardır. Bu üç grubun içinde de çocukların kırılgan ve savunmasız oldukları için en çok yaralanan ve iz taşıyan grup oldukları dikkati çekmektedir. Çocuk istismarı olarak isimlendirilen çocuğun gelişiminin engellendiği her türlü davranışların büyük oranda şiddet davranışlarından kaynaklandığı görülmektedir.

Aile-içi şiddet, bugüne kadar bir çok farklı isim altında tanımlanmış olmasına rağmen, hepsinin de üstünde durduğu temel görüş değişmemektedir : Toplumun en küçük birimini oluşturan bir ikili ilişki içinde, eşlerden birinin diğerine zarar verecek davranışlarda bulunmasıdır. Aile-içi şiddet, sadece fiziksel hırpalama ile sınırlı tutulamaz.

Bu konuda çalışmalar yapan araştırmacılar, duygusal istismarın fiziksel istismardan daha uzun süreli etkilerinin olacağına inanmakta ve sürekli aşağılanan, aptal, çirkin, değersiz olduğu söylenen kişinin zamanla bunları içselleştirebileceğini ve kendi kendini de böyle görmeye başlayabileceğini vurgulamaktadırlar. Böylece, duygusal istismarın, istismarcının konumunu sürdürmesini kolaylaştıracağı açıktır. Çünkü kadın, durumunu değiştirmeyi veya bu kötü ortamdan uzaklaşmayı beceremediğini düşünür. Bu da, “Dövülmüş Kadın Sendromu” nun temel özelliklerinden biridir.

Eşler arasındaki şiddet, üç biçimde karşımıza çıkmaktadır.

Fiziksel şiddet: Fiziksel olarak ağrı-zarar veren veya verebilecek her türlü davranış

Duygusal istismar: Sürekli aşağılayıcı sözler söylemek, isimler takmak, yeterli para vermemek, arkadaşlarını ailesini görmesini engellemek, yapmak istediği şeylere zorlamak, çocuklarından ayırmakla tehdit etmek gibi bir çok farklı davranışı içerir. Ayrıca, yardıma muhtaç durumda veya hasta kişiye yeterli desteği sağlamamak ve dinsel değerlerini ve geldiği toplumsal sınıfını aşağılamak da bir istismardır.

Cinsel istismar: Bir kişiyi, istemediği zaman ve şekilde cinsel ilişkiye zorlamak; gebelik veya seksüel yolla bulaşan hastalıklara karşı korunmasına engel olmak gibi cinsel davranışlar bu başlık altında toplanabilir.

Kurbanın hayatını tehlikeye soktuğu için, fiziksel istismar, aile-içi şiddetin en ciddi şekli olarak düşünülmesine rağmen, diğer istismarcı davranışlar hafife alınmamalıdır. Çünkü, diğer istismar biçimleri çoğu zaman, fiziksel şiddetin habercisidir. Kadın, aşağılandığını hissettiği zaman veya rahatsız olduğu bir davranışa ilk maruz kalışında, eşinden, bu şekilde davranmamasını kesin bir dille istemelidir. Her çiftin yaşamında karşılaşabileceği hoşa gitmeyen anların, istismar içeren bir ilişki ile farkı, saldırının tek taraflı ve süreğen olmasıdır. İstismarcı, tekrarlamamaya söz verse bile, ne ilk ne de üçüncü hiçbir zaman son değildir. Şiddet içeren evlerde, eşlerden biri, kaba kuvvet kullanarak veya kaba kuvvet tehdidi ile, diğer aile üyelerinin kontrolü altına almıştır.

Aile-içi şiddet, kendine özgü dinamik ve riskleri ile, diğer suçlardan farklıdır. Kadın, en doğru tavrı gösterip, ilk şiddet işaretini fark ettiğinde ilişkiyi sonlandırsa bile, devamlı bir tedirginliğin kurbanı olmaktan kurtaramaz kendini. Takip (stalking) suçlarının büyük çoğunluğu, evlerini terk eden kadınlara karşı, eski eşleri veya erkek arkadaşları tarafından işlenmektedir. Takibin mantıklı bir nedeni yoktur, amaç, kurbanı tedirgin etmek ve kızdırmaktır. Erkek terkedilmiş olmaya tahammül edememekte ve kurbandan intikam almak istemektedir. Sürekli telefon etmek, mektuplar-hediyeler postalamak, her yerde gözaltında tutmak, kurbanın arabası veya eşyalarına zarar vermek, karşılaşmak için sık sık tesadüfler yaratmak tipik davranışlardır. Bir çok ülke, takibi önlemek amacıyla özel kanunlar yapmıştır, böylece takipçi, davranışları tehlikeli bir hal almadan yakalanabilmektedir.

Bazı uzmanlar aile-içi şiddetin hızla arttığını, bazıları ise, istismarı bildiren kadın sayısının arttığını düşünmektedir. Her iki durumda da, sayılar bize çok yaşanan bir problemle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Yapılan çalışmalar aile-içi şiddetin sınır tanımadığını, dünyanın her yerinde, bir problem olarak insanlığın karşısına çıktığını göstermektedir.

Çalışmalar sonunda, aile içi şiddet için 11 temel risk faktörü ortaya koymuştur. Gelecekte yaşanacak aile içi şiddetin en önemli habercisi, daha önce ailede yaşanmış olan şiddet içeren davranışlardır. Bu, risk faktörlerinin en önemlisi olarak sayılmaktadır.

Diğer risk faktörleri:

* Erkeğin işsiz olması

* Erkeğin yılda bir veya daha fazla kez yasadışı ilaç kullanması

* Kadın ve erkeğin farklı dinlerden olması

* Erkeğin, babasının annesine kaba kuvvet kullanmasına tanıklık etmesi

* Birlikte yaşayan, evli olmayan çiftler

* Erkeğin işçi ya da bedeni ile para kazanan gruptan olması

* Erkeğin düşük eğitim seviyesinde olması

* Erkeğin, 18-30 yaşları arasında olması

* Evde çocuklara karşı şiddet kullanılması

* Ailenin gelirinin yetersiz olması

Bu faktörlerden ikisinin bir arada bulunması ile riskin iki katına çıktığını, 7-8 faktörün var olduğu ailelerde ise riskin 40 kat fazla olduğu belirtilmektedir. Aile-içi şiddetin ortaya çıkışında ilişkinin niteliği de önemli bulunmaktadır. İlişki içinde, çiftlerden birinin diğerine kontrol etme isteği ilişkiye dair en önemli risk faktörüdür. Hemen tüm ailelerde şiddet, küçük gerilimlerle başlamaktadır. Aile-içi şiddet olguları evliliklerin ilk yıllarında ve kararların ortak alınmadığı ailelerden daha sık karşımıza çıkmaktadır.

Şiddet içeren ailelerde büyüyen çocuklar, bir tür post-travmatik stress bozukluğu olarak da tanımlanabilecek, bir takım fiziksel semptomlarla da karşımıza çıkabilmektedirler: Boğaz ağrısı, grip benzeri tablo, insomnia, enüresis nokturna gibi. Bu semptomların, çocukların ortamdan uzaklaştırılmaları ile ortadan kaybolduğu gözlenmiştir.

Şiddete maruz kalan kadınların bir kısmı, yaşananların çocuklarına da zarar verdiğini fark edebilirken, büyük çoğunluğu ise, aileyi dağıtmanın onlar için daha iyi olduğunu düşünmektedir.

Aile-içi şiddetin, çocuklar üzerindeki en büyük etkisi, çocukların ailede işlerin böyle yürüdüğüne inanmalarıdır. Bu çocukların, geleceğin şiddet kurbanları veya istismarcıları olma ihtimalleri daha fazladır Genç erkeklerin babalarını öldürme nedenlerinin başında, babasının annesini dövmesi yer almaktadır.

Babasının annesine uyguladığı şiddete tanıklık eden erkek çocuk, kadınlara şiddet uygulamanın normal bir davranış biçimi olduğunu öğrenecektir. Ayrıca, bu çocuklar yaşamlarındaki her tür problemin, zıtlaşmanın çözümünü şiddetle sağlamaya çalışacaktır.
Şiddet içeren evlerde büyüyen gençler, madde kullanımı, intihar ve evden kaçmalar açısından büyük risk altındadırlar.

Çocuklar, gençler ve aile-içi şiddet:

Aile-içi şiddet sonucu kalıcı zararlar görenler sadece kadınlar değildir. Şiddet içeren davranışların yaşandığı evlerde büyüyen çocuklar, anne karnından erişkinliklerine kadar, doğrudan hedef olmasalar bile, ciddi olarak etkilenmektedirler.

Annelerinin maruz kaldığı şiddete tanıklık eden çocuklar, iki-üç kat daha fazla istismar riski altındadır. Küçük çocuklar çoğu zaman, fırlatılan veya devrilen eşyalar sonucu yaralanmaktadırlar. Yapılan bir çalışma, 14 yaş üstündeki erkek çocukların %62’sinin, araya girip, annelerini korumaya çalışırken yaralandığını ortaya koymuştur. Ayrıca, eşlerinin şiddetine maruz kalan kadınların çocuklarına daha sert cezalandırma metotları kullandıkları düşünülmektedir.

Çocuklar fiziksel olarak yaralanmasalar bile, ciddi olarak zarar görürler. Anne-baba olayları gizlemeye çalışsa bile, çoğu zaman başarılı olamamaktadırlar. Çocuklar, olaylar için kendilerini suçlayabilmekte veya bütün enerjilerini anne-babalarının kavga etmelerini önlemek için kullanabilmektedirler. Uzmanlar, bu ortamda yetişen çocukların vücut dirençlerinin düşük, kendine güvenlerinin az, impuls kontrollerinin zayıf, uzun süreli uyku bozuklukları olabildiğini vurgulamaktadırlar.

Bütün çocuklar bir çok problem için risk altında olmalarına rağmen, spesifik psikolojik ve sosyal problemler ve ortaya çıkış zamanları açısından kız ve erkek çocuklar arasında farklılıklar dikkat çekmektedir. Ailede yaşanan olaylardan, erkek çocuklar, erkeklerin kadınlara istedikleri gibi davranmaya hakları olduğu; kızlar ise kadınların istismarcı davranışlara katlanmaları gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar.

Nov 232012
 

Kadına karşı şiddet dünyada yaygın olarak görülen ve her ülkede karşılaşılan bir olgudur. Yapılan çalışmalar dünyada her üç kadından en az birinin dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da başka şekilde istismar edildiğini göstermektedir.

Kadına yönelik şiddetin etkilerinin kadının fiziksel ve ruhsal sağlığını çok olumsuz etkilediği saptanmıştır. Şiddet yaralanmalara neden olmasının dışında , kadının uzun dönemde, kronik ağrı, fiziksel yetersizlik, narkotik ilaç ve alkol kötüye kullanımı ve depresyon gibi bir dizi başka problemi yaşama riskini de arttırır. Cinsel şiddete maruz kalan kadınlarda planlanmamış hamilelik, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar ve hamileliğin ters sonuçları sıklıkla rastlanan olgulardır.

Kadınlara karşı şiddet fiziksel cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet ve istismarı içerir. Bu genelde “cinsiyete dayalı” şiddet olarak bilinir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonomik bağımsızlığını kazanamayan kadınların toplumdaki edilgen statüsünden dolayı bu tip olguların sıklıkla yaşandığı görülmektedir. Pek çok kültürde, kadına karşı şiddeti haklı gösteren ve dolayısıyla da daimi hale getiren inançlar, normlar ve sosyal kurumlar vardır. Bir patrona, komşuya ya da tanıdığa yöneltildiğinde cezalandırılabilecek aynı davranışlar erkekler tarafından kadınlara, özellikle de aile içinde, kadına yönelik olarak uygulandığında çoğunlukla karşılıksız kalmaktadır.

Kadına karşı şiddetin en yaygın görülen şeklinden ikisi-çocuklukta, ilk gençlikte ya da yetişkinlikte olsun- erkek partnerler tarafından istismar ve cinsel ilişkiye zorlamadır. Partnerin istismarını-aile içi şiddet, eşin dövülmesi ve hırpalanması olarak da bilinir-neredeyse her zaman psikolojik istismar ve olguların dörtte biri ile yarısı arasında da cinsel ilişkiye zorlama izler. Partnerleri tarafından istismar edilen kadınların büyük çoğunluğu bu duruma pek çok kez maruz kalmıştır. Gerçekten de, istismarın yaşandığı ilişkiye çoğunlukla bir terör atmosferi hakimdir. Bunlar bütün dünyadaki kadınların ve kızların hayatlarındaki en yaygın istismar tiplerini yansıtmaktadır. Diğer istismar şekilleri- kadın satışı ve savaş sırasındaki tecavüzler, kız çocuklarını öldürme de ayrıca önemlidir.

Kadına karşı şiddet, dünyada çok yaygın olan, fakat en az tanınmış bir insan hakları istismarıdır. Bu aynı zamanda, kadının enerjisini tüketen, fiziksel sağlığını tehlikeye atan ve öz-saygısını kemiren bir sağlık problemidir.

Bütün dünyada, kadına karşı şiddetin en yaygın görülen şekillerinden biri eşleri ya da diğer erkek partnerlerin uyguladığı istismardır. Partnerin istismarı bütün ülkelerde ve tüm sosyal, ekonomik, dini ve kültür gruplarında karşılaşılan bir olgudur. Aslında kadınlar da şiddet uygulayabilir ve istismar bazı aynı-cins ilişkilerinde de geçerlidir; fakat, partner istismarının büyük bir çoğunluğu erkekler tarafından kadın partnerlerine karşı uygulanmaktadır.

Genellikle “eşin dövülmesi”, “hırpalanması” ya da “aile içi şiddet” adları ile anılan partnerlerin uyguladığı istismar tek başına bir fiziksel agresyon hareketi değil, genellikle bir istismar ve kontrol örüntüsünün bir parçasıdır. Partner istismarı şunları içine alan pek çok şekil alabilir: vurma, tokatlama, tekme atma gibi fiziksel saldırı; devamlı küçümseme, gözünü korkutma ve hakaret etme gibi psikolojik istismar; ve zorla cinsel ilişki. İstismarın bu şekli çoğunlukla kadını arkadaşlarından ve ailesinden ayırma, hareketlerini takip etme ve kaynaklara erişimini kısıtlama gibi kontrol etmeye yönelik davranışları da içine alır.

Partner istismarı, “Yetişkin bir kişinin, yakın ilişkide olduğu diğer bir yetişkin tarafından, fiziksel ya da duygusal sorunlara yol açacak şekilde saldırıya uğraması ya da baskı altında tutulması” olarak tanımlanabilir. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, acil servise başvuran kadınların %17’si birlikte oldukları erkek tarafından dayak yedikleri ve yaralandıkları için buraya gelmek zorunda kalmışlardır.

Sonuç olarak kadına yönelik şiddet toplumsal bir problemdir. Konunun en ilgili ve kilit noktasında olan uzmanı olarak Adli Tıp uzmanlarının bu konuda lider ve en çok etkinliği gösteren kişiler olması gerekmektedir. Bu durum çocuklara yönelik konularda da geçerlidir.

Nov 232012
 

Şiddet özellikle 2000li yıllarla birlikte gündemde en sık yer alan konulardan biri olarak tüm dünyada artan bir olgu olarak dikkati çekmektedir. Bireyin kendine yönelik şiddeti olan intiharla başlayarak, en küçük toplumsal birim olan ailede ve genel olarak insana yönelik olarak çok yönlü karşımıza çıkmaktadır. Seri cinayetler, çocukların öldürülmeleri,seks cinayetleri gibi çok sayıda sınıflama yapmak mümkündür.

Şiddet; cinayet, işkence, darbe (vuruş) ve etkili eylem, savaş, baskı, suçluluk, terörizm vb. tüm kavramları kapsayan eylemlerin bütünüdür.

Sözlük anlamıyla şiddet; Bir kişiye, güç veya baskı uygulayarak isteği dışında bir şey yapmak veya yaptırmak;
Şiddet uygulama eylemi; Duyguların kabaca ifade edilmesine doğal eğilim; Bir şeyin karşı konulmaz gücü; Bir eylemin hoyrat yapısı olarak tanımlamaktadır.

Şiddet” terimi bir yanda olgular ve eylemleri; diğer yanda da, gücün, duygunun veya bir doğa unsurunun varoluş üslubunu belirlemektedir – İlk anlamıyla şiddet, huzur karşıtıdır. Onu bozar veya tartışmaya açar. İkinci anlamda söz konusu olan ise ölçüleri aşan ve kuralları çiğneyen kaba bir güçtür.

Terimin kökenine baktığımız zaman ise şunları görürüz: Şiddet, Latince violentia’dan gelmektedir. Violentia, şiddet, sert ya da acımasız kişilik, güç demektir. Violare fiili ise şiddet kullanarak davranmak, değer bilmemek, (kurallara) karşı gelmek anlamını taşımaktadır. Bu sözcükler vis ile bağlantılıdırlar. Vis ise, güç, erk, yetke, şiddet, bedensel güç kullanımı demek olduğu gibi, nitelik, bolluk, öz ya da bir şeyin asıl yapısı anlamlarına da gelir. Daha kapsamlı açıklamayla vis sözcüğünün, etken güç, bir cismin gücünü kullanma olanağı yani etkinlik, değer yaşam gücü anlamlarını da kapsadığını görürüz.

Sözcüğün günlük kullanımını incelersek çok boyutlu olduğunu görürüz. Çekirdek kavram “güç”tür. Bu yüzden şiddet dendiği zaman öncelikle anlaşılan bir bedensel davranışlar ve eylemler dizisi olmaktadır. Şiddet her şeyden önce vurma ve kötü davranma eylemidir. Bu yüzden her zaman iz bırakır. Halbuki gücün şiddet olarak tanımlanabilmesi için belirlenmiş olan normlar çok çeşitlidir. Bu yüzden neredeyse norm sayısı kadar şiddet biçiminin bulunduğu kabul edilebilir.

Hukuksal Tanımlamalar

Günlük kullanımdaki anlamların sayıca çeşitliliğine karşın hukuktaki tanımlar çok kesindir;

Ceza hukukunda, insana karşı gerçekleştirilen bütün vurmalar (darbeler) şiddet olarak nitelenmez. Tasarlanarak işlenen cinayetler ile ırza karşı işlenen suçlar, tecavüzler ayrı olgular olarak ele alınmaktadır. Gerçek anlamıyla şiddet, ceza kanununun 309, 310 ve 311’inci maddelerinde, “Darbe, şiddet ve Etkili Eylemler (müessir fiil)” başlığında toplanmıştır.

Hukukçular bu tür eylemler için “İnsanın, benzerlerine karşı giriştiği, onlarda önemli ya da önemsiz hasarlar veya yaralar oluşturan, saldırganlık ve hoyratlık ifade eden hareketlerdir” açıklamasında bulunmaktadırlar. Bu tanım; şiddet ile kalıcı bedensel hasar yaratan güç kullanımı arasındaki bağı vurgulamaktadır. Fakat hukukun gelişmesi ile bu tanım suçlamaların artmasına olanak verecek anlamları da içermeye başlamıştır. “Sadece dış (harici) bir unsur ile şiddetli bir temas sonucu oluşan hasarlardan oluşan gerçek (doğrudan) darbelere iç (dahili) olgular da eklenmiştir (hastalıklara sebebiyet verilmesi, bedensel sakatlıklar)”

Günümüzde toplumsal yaşamın bütün yönlerinin idaresi, teknoloji ve kitle iletişim araçları değiştiği için, şiddetin görüntüsü ve ölçüsü de değişmektedir.

İnsan psikolojisinde evrensel olarak varlığı kabul edilen ve cinsellikle birlikte en güçlü iki dürtüden biri olan şiddet, toplumda pek çok boyutta gözlemlenen bir olgudur. Genel sınıflamasını yapacak olursak şiddeti başlıca şu alt başlıklar altında incelemek mümkündür;

Aile içi şiddet

Kadına yönelik şiddet

Tecavüz ve cinsel saldırı

Çocuk istismarı

Yaşlılara yönelik istismar

İntihar (Kişinin kendine yönelik şiddeti)

Toplumu oluşturan en küçük birimde yani ailede insan kendini en huzurlu ve konforlu hissettiği ortamda şiddet yaşanabilmektedir. Bu açıdan bu ortamda yaşanabilecek olan şiddetin diğer hedef gruplara göre şiddete maruz kalan kişide çok daha karmaşık ve derin izler bırakacak travmalar oluşturmaktadır. Aile içi şiddet bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Aile içinde güçlünün güçsüze yönelik saldırganlığının özellikle fiziksel olarak cezalandırılması olarak yaşanan şiddete maruz kalan başlıca 3 grubun olduğu görülmektedir. Bunlar çocuklar, kadınlar ve yaşlılardır. Bu üç grubun içinde de çocukların kırılgan ve savunmasız oldukları için en çok yaralanan ve iz taşıyan grup oldukları dikkati çekmektedir. Çocuk istismarı olarak isimlendirilen çocuğa yönelik şiddet gelişmekte olan ülkeler kadar gelişmiş toplumlarda da dikkati çekici boyuttadır.

Şiddetin nedenleri üzerinde farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak çok yönlü araştırmaların yapılması, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik faktörlerinin incelenmesi ile kurbanlar, saldırganlar ve koşullar hakkında bilgi edinilebilir.

Nov 232012
 

Yaşlı istismarı genel olarak, “yaşlı bireyin sağlık veya iyilik halini tehdit eden veya zarar veren herhangi bir davranış” şeklinde tanımlanmaktadır.

Yaşlı istismarı genelde istismar edenin aktif bir hareketiyle oluşmaktadır. Örneğin, yaşlının dövülmesi, hakaret edilmesi vb. Bunun dışında istismar bazen istismar endin pasif kalması ile de meydana gelebilmektedir. Örneğin, yaşlının bakım ihtiyaçlarını karşılamamak. Bu nedenle yaşlı istismarı çeşitli başlıklara ayrılmıştır. İstismar çeşidinin başlıcaları şunlardır.

1) Fiziksel istismar

2) Ekonomik istismar

3) Duygusal istismar

4) Cinsel istismar

İstismar eden tarafından, yaşlı kişinin, para veya ekonomik değer ifade eden malının rızasına aykırı olarak kullanılmasıdır. Yaşlı ile beraber yaşayan, yaşlıya bakmakla yükümlü kişilerin aradaki güveni kullanarak, yaşlının malvarlığını çalması da ekonomik istismar olarak değerlendirmek mümkündür.

Bunun dışında yaşlıların ekonomik bir menfaat elde etmek için başkaları tarafından kullanılması (dilencilik yaptırılması) da ekonomik istismar kapsamında değerlendirmek mümkündür.

Yaşlı istismarı olaylarında ve özellikle yaşlının bedenine yönelik yapılan fiziksel ve cinsel istismar olgularında istismar eden yaşlıda bir iz bırakmaktadır. Bu genelde karşımıza kırık, ekimoz, yanma vb şekillerde kendini gösterir.

Bugün yaşayan her 10 kişiden biri yaşlı, yani 65 yaş üzerindedir ve son otuz yılda yaşlı nüfusu % 63 oranında artış göstermiştir. Dünya genelinde yaşlı nüfusu 2000 yılında 400 milyona ulaşmıştır.

Yaşlı nüfusun giderek artması, çekirdek aile modelinin yaygınlaşması bireyleri yaşlılık döneminde görece bir yalnızlığa itmektedir. İstismar vakalarında tam da bu aşamada ortaya çıkmaktadır.

İnsanlar yaşlılık döneminde, ekonomik durumları, sosyal statüleri, toplum nezdindeki itibarları görece azalmaktadır. Bu nedenle sorunun çözümünde insanların yaşlılık döneminde kendi kendine yetebilecek ekonomik gelirlerini temin edebilecek organizasyonlar oluşturmak, güçlerinin yetebileceği işlerde çalışmalarını sağlamakta fayda vardır.

Nov 232012
 

Takip etme (stalking) son yıllarda artarak karşımıza çıkan bir suç türüdür. Buradaki en önemli öge olguların çoğunda birbirini bilen,ilişkide olan kişilerin birbirini habersiz olarak izlemesidir. Takip etme olgusu bir süre sonra takip edilen kişi için yaşamın çekilmez ve dayanılmaz bir boyuta dönüşmesine neden olur.

Bunlar içinde takip etme saplantısı, aile içi şiddet ile ayrılmaz ikili oluşturur, aynı kontrolcülük baskın olma davranışının başka bir uzantısıdır. Sevme saplantısı olan kişiler, belli bir mesafeden sürekli olarak sevdikleri kişiyi takip ederler. Burada kıskançlık ön planda gelmektedir. Kişinin kendine olan güvensizliği karşısındakine de güvenmeme ve bir süre sonra paranoyak hezeyanlar şeklinde aldatılma kompleksine doğru sürüklenir. Bazı olgularda aile dışında ünlü bir kişiye odaklanarak izleme şeklindedir. Takip etme olgularında suçlunun duygu bağımlılığı iyice artarak, patlama noktasına geldiğinde, obsesyonun derecesi yıllardan haftalara ve hatta daha kısa aralıklara inebilir hale gelir.

Kurbanla izleyen arasında uzun süreli ilişki olan olaylarda suçlunun istismarcı davranışlarının onu daha da tehditkar yaptığı öyküsü vardır. O kurbanının zayıflıklarını bilir. Hatta daha korkunç ve tehlikelisi, onun kurbanı ile geçmişteki ilişkisi ona ihtiyaçları konusunda akıl verir. Hatta onun gidişatını, planlarını, parasını nerede sakladığını, doktorunun kim olduğunu kime saygı duyduğunu ve acil durumda nereye gideceğini de bilir.

Aslında uyarıcı belirtiler vardır ama ne yazık ki bunlar kurban tarafından potansiyel suçlu ile bir şeyler karışıncaya kadar ortaya çıkarılmamaktadır. Neden zeki, başka türlü kendini iyi koruyan kadınlar kendilerini bu tip bir durumda bulurlar? Başlangıçta suçlu oldukça çekici olabilir, tercih edilebilir bir ilk izlenim yaratabilir. Zaman ilerledikçe gerçek yüzlerini ortaya çıkarırlar. Onlar kendilerine uygulanan sosyal kurallara inanmazlar, bu nedenle yalan söylemekte, istediklerini almak veya çalmak için kanunlara karşı gelmekte sakınca görmezler.

Takipçilerin gerçekte aile içi istismarcıları olduğu, tipik şekilde onların iyi eğitim almamış, işsiz veya sıra dışı işlerde çalışan ve yoksulluk sınırında yaşadıkları gibi yanlış bir algılama vardır.

Gerçekte bu, herhangi birinin suçlu veya kurban olabileceği, her sosyoekonomik alt yapı ve hatta her cinsten insanın işleyebileceği değişik bir suçtur. Bir kanıya göre, ortalama erkeklerin 1/3’ü karısını ve kız arkadaşını istismar etmekten yargılanmaktadır ki, bunlar hatırı sayılır mesleklerinde profesyonel ve kendi topluluklarında yetkili, doktor hatta bakan olabilmektedirler.

Başarılı bir işadamı, araları bozulan karısını veya liseden ilk ciddi kız arkadaşını izleyebilir, suçlunun kendi öz saygısını desteklemek için kurbanını kontrol etmek ve baskın hale gelme ihtiyacı suça yönelik davranışları büyür, gelişir. Bu suçlu güvensizlikten yakınır, özel ve aşk ilişkilerini başkaları gibi sürdüremez. Bazılarının psikolojik problemleri vardır, fakat çoğunluğu için sorun kişilik bozukluğudur; uyumsuz davranış ve sosyal becerilerde zayıflık olarak kendini gösterir. Bu tip insanlar günlük hayatta kendilerini güçsüz hissederler; bu yetersizlikleri ile birleşince doğru bildikleri duygu ve davranışları diğer insan ilişkilerinde kullanmalarını sağlar.

Bir kanıya göre bu suçlular hayali ilişkiler dünyasında yaşarlar . Kurbanları ile aktif bir ilişkileri olduğu halde gerçek üzerinde ısrarla durdukları şey, kurbanın kendisi değil, ilişkiden duydukları güç duygusudur.

Nov 232012
 

Son on yıl içinde teknoloji ergenlerin hayatında çok önemli bir noktaya gelmiştir. İnternet kullanıcısı profiline baktığımızda büyük çoğunluğun ergenlerden oluştuğunu görmekteyiz. Ergenler artık internet ortamını sanki “ikinci bir yaşam yeri“ olarak kullanmaktadırlar. Ergenler MSN, SMS, e-mail, yazılı haberleşme, chat odaları, internette oluşturulan bloglar, fotoğraf ve video paylaşım siteleri (youtube, facebook, myspace gibi) elektronik haberleşme araçlarını çok fazla kullanmaktadırlar

Bu iletişim araçları çok sık değişmekte ve gelişmektedir. Bunun yanı sıra bu araçlar gün geçtikçe ergenler tarafından daha bağımsız kullanılmaktadır. Yapılan araştırmalara göre ergenler bu iletişim araçlarını var olan arkadaşlık ve romantik ilişkilerini sağlamlaştırmak ve kendi sanal dünyalarına yeni katılan birilerinin olup olmadığını kontrol etmek için de kullanmaktadırlar. Yapılan araştırmalar ergenlerin bilişim teknolojisini hangi amaçlarla ve ne kadar sıklıkla kullandığını rakamlarla göz önüne sermektedir.

2005 yılında “youth internet safety “araştırmasında internet kullanıcılarının sadece % 4’ünün sanal cinsel tacize uğradıkları belirtilmiştir ( akt. Subrahmanyam &Greenfield, 2008). Fakat bunun yanında, sanal insel tacize uğrama açısından riskli davranımlar gösteren ergenler de mevcuttur. Bu davranımlar, kaba yorumlar, başkalarını utandırma, kişilerle birden çok yolla buluşma ve yabancılarla seks hakkında konuşma olarak tanımlanmıştır. Sanal cinsel taciz kurbanı olan gençler aynı zamanda duygusal stres yaşadıklarını, depresif sendromlarının olduğunu ve sanal ortam dışında da tacize uğradıklarını belirtmişlerdir (Subrahmanyam & Greenfield, 2008).

Ergenlerin, akranlarını cep telefonu, yazılı mesaj, anında mesajlaşma (MSN) ve e-mail gibi teknolojik araç kullanarak zorbalık yaptıkları artan bir hızla belirtilmektedir Siber akran zorbalığı, en genel tanımı ile, elektronik bir ortam aracılığı ile kasıtlı ve tekrarlı olarak bireye zarar vermektir . Yani klasik akran zorbalığından ayrılan temel özelliği, olayın teknolojik bir araç kullanılarak yapılmasıdır. Siber akran zorbalığı genellikle ev ortamında teknolojik araç kullanılarak yapılan bireysel ve uygulayıcının kimliğinin bilinmediği bir aktivitedir.

Siber akran zorbalığını, teknolojik araçları kullanarak, bireyin ya da bir grubun, kasıtlı olarak bir bilgiyi kullanması, elektronik teknoloji kullanarak taciz etmek, veya bireyi ya da grubu kötü resim, yazı, grafik göndererek, yayınlayarak tehdit etme olarak tanımlamıştır.

Siber akran zorbalığının doğasında , ciddi boyutlarda olabilecek, psikolojik, duygusal ve sosyal zararlar vardır. Gelişim özellikleri göz önüne alındığında, hayli değişken bir topluluk olan ergenler arasında ise, bu etkiler şiddet, fiziksel zarar hatta ölümle sonuçlanabilir. Ayrıca, bu etkiler ileriki yaşlarda akran zorbalığı uygulayıcısı ya da kurbanı olma ihtimalini de belirlemektedir. Kurbanda görülen bu etkilerinin yanında, siber akran zorbalığı uygulayıcılarında da depresif semptomlar ve stres gibi psikolojik problemler , fiziksel ve sosyal problemler de görülmektedir .

Siber akran zorbalarının en sık kullandıkları teknolojik aracın MSN olduğunu belirtmişlerdir. 8-15 yaş grubundaki gençlerin %27’sine en az bir kez lakap takılmış ve %41’i MSN’de en az bir kez bu lakap ile çağrılmışlardır. Siber akran zorbalığı ayrıca MSN üzerinden , izni olmadan başkasının resmini koyma, resmini çalma, MSN üzerinden virüs yollama ve tehdit içeren e-mail yollama şeklinde yapılmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, MSN üzerinden tehdit etmenin yanı sıra, evini yakacağını iddia etme ve cinsel içerikli mesajlar yollama şeklinde de akran zorbalığı uygulanmaktadır.

Siber akran zorbalığı için risk durumlarının şiddet ve cinsel taciz içeren durumlar ile alakalı olduğunu belirtmişledir. Bu risk durumları, kurbana niyetini belli etmeme, pornografik materyaller yollama, sanal ortamda kötü söz söyleme, hakaret etme, tehdit etme ve cinsel tacizde bulunma olarak tanımlamışlardır..

Siber akran zorbalığının önlenmesinde öğretmenler ve ebeveynlere çok önemli görevler düşmektedir. Fakat ebeveynleri yönlendirmek açısından okullara ve rehber öğretmenlere çok önemli görevler düşmektedir. İlk olarak, okul yönetiminin diğer okullarla ve diğer disiplinlerle iş birliği içinde olması gereklidir. Düzenlenen konferanslar ve eğitimlere öğretmenlerin katılması ve bu konu ile ilgili okullarda ergenlere bilgi verilmesi çok önemlidir. Okulun, siber akran zorbalığı önleme programını etkili olarak uygulayabilmesi, bu konu ile mücadele edebilmesi için göz önünde bulundurması gereken önemli noktalar vardır:

– Teknolojinin ergenlerin hayatındaki rolünün öneminin unutulmaması,

– Potansiyel siber akran zorbalığı ile ilgili bilgi sahibi olunması,

– Siber akran zorbalığı uygulayıcılarının kimliğinin belirsiz olabileceği,

– Siber akran zorbalığının klasik akran zorbalığından daha geniş bir alana yayılabileceği, kurbanın farklı teknolojik araçlarla ( cep telefonu, internet ve web-cam gibi) rahatsız edilebileceği,

– Ergenlerin, bir daha bilişim teknolojisinden faydalanamayacakları düşüncesi ile olayı yetişkinlere söyleyemeyeceklerinin ve bunun da yeni siber zorbalıklara olanak sağlayacağı,

Özetlenecek olursa, her ne kadar ergenler için tehlikeli olduğu açık bir gerçek olsa da, teknolojinin ergenlerin hayatlarındaki önemi ve tehlikelerin yanısıra sağladığı faydalar inkar edilemezdir. Bu yüzden, okul- aile ve ergen işbirliği ile siber ortamd uygun ve tehlikesiz ortamlar yaratılmalı, aile ve ergen internetin tehlikeleri konusunda bilgilendirilmeli ve mutlaka böyle bir durumda ne yapmaları gerektiği belirtilmelidir. Bilişim teknolojisinden ergenleri tamamen mahrum edemeyeceğimize göre, ergenlerin ve ebeveynlerin bu konudaki bilinçlenmelerine okul ve rehber öğretmenler yardımcı olmalıdırlar.

Nov 232012
 

‘’Mobbing’’ terimi ilk kez Heinz Leymann tarafından organizasyonlarda çalışan insanlara yönelik saldırıları özetleyen bir terim olarak kullanılmıştır. Alman endüstri psikoloğu Heinz Leymann’ın 1984 yılında hazırladığı raporda, mobbing işyerinde psikolojik şiddet, işyeri zorbalığı anlamında kullanılmış ve bugün de bu anlamda kullanılmaktadır.

Bir işyeri hastalığı olan mobbingin tanısını koyabilmek için mobbing davranışlarının en az altı ay süre ile haftada en az bir kez gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bu süreçte kişinin sağlığını, üretkenliğini, verimini etkileyecek şekilde doğrudan ya dadolaylı olarak saldırı yapılması gerekir. Ne kadar sürdüğü ve ne sıklıkta yapıldığının değerlendirilmesi de çok önemlidir.

Leymann’a göre bu davranışlar, en az haftada bir sıklıkla ve en az altı aydan beri uygulanıyor olmaları gerekir.Mobbing sürecinin uzunluğu ile mobbbingin neden olduğu zarar orantılıdır. Mobbinge maruz kalama günlük sıklıkta ise kurbanların %50’den fazlasında tedavi gerektiren hasara yol açmaktadır. Ayda birkaç kez gerçekleşen mobbing ise kurbanların %30’unda zarara neden olmaktadır .

Her mobbing olgusunda bu davranışsal belirtilerin hepsinin bulunması şart değildir. Ancak bu davranışların kasıtlı ve sürekli olarak tekrarlanması, mobbingin ortaya çıkmasına ve sonuç olarak bireyin iş yaşamından uzaklaşmasına neden olur.

Bir işletmede mobbingin varlığına çalışan bireylerde (kurbanlarda) gözlenen bir takım belirtiler de işaret edebilir.

Bunlar:

Panik Atak

Depresyon

Uykusuzluk

Deride Kaşınma, Kızarma, Ürtiker

Titreme,Terleme

Bulimia Nevroza

Mobbing uygulayan kişilerin ve kurbanların kişilik özellikleri ile işyeri şartları mobbingin nedenlerini açıklar.

Sınıflama şöyledir:

1. Kişileri grup kuralını kabul etmeye zorlamak

2. Düşmanlıktan hoşlanmak

3. Can sıkıntısı içinde zevk arayışı

4. Önyargıları pekiştirmek

5. Psikolojik taciz uygulayanın kötü kişiliği ve patron olarak bunu hak olarak görmesi, şişirilmiş benmerkezcilik, narsist kişilik, çocukluk travmaları…

Mobbinge maruz kalan kişinin hukuk yoluna başvurması ve hakkını araması gerekir. Ancak bunu doğru yöntemlerle yapmazsa haklı olduğu bir durumda bile haksız konuma düşmesi ve zararı çıkması olasıdır.

İlk adım bu olayın olduğunu ispatlayan bir görüşü içeren bir adli raporun alınmasıdır. Bu amaçla bir adli tıp öğretim üyesinin psikiyatrist ya da psikologla birlikte iki imzalı hazırlayacakları bir durum gösteren raporun hazırlanması sonraki aşamalarda kurbanın mahkemede kendi durumunu ispatlaması için çok önemlidir.

Taraf bilirkişiliğinin ülkemizde de uygulanmaya başlamasıyla mağdurların hakkını arama konusunda önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Mobbing mağdurları özellikle bu olanağı kullanarak mahkemeye gitmeden önce bir adli tıp öğretim üyesinden psikiyatrist destekli rapor alması halinde mahkemede durumunu çok daha rahat anlatabilecektir.

Nov 232012
 

İntihar, kişinin kendine yönelik olan en büyük şiddet davranışıdır. İntihar, kişinin kendi yaşamına son vermesi şeklinde tanımlanabilir. Bu konuda önemli çalışmalar yapmış olan Emile Durkheim’e göre; ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir eylemin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir.

İntiharlar sonucu olmuş ise bu gruba giren olgular tamamlanmış intiharlar, ölümle sonuçlanmadan, durdurulan olgular ise intihara kalkışma veya intihar girişimi olarak isimlendirilmektedir.

İntihara kalkışanlarda şu ortak özellikle saptanmıştır.

1- Kişi kendinden nefret etmektedir.

2- Kişi çelişkiler içerisindedir. Kafasında ölümü planlarken aynı anda kurtarılmayı da ummaktadır.

3- Ölüm fikri genellikle belli zaman diliminde çok yoğunlaşmakta sonra azalmaktadır.

4- İntihara kalkışanlarda umutsuzluk tek duygudur. Kişi artık başka çıkış yolu olmadığını düşünür.

Toplumsal değişimlerin insanın toplumsal statü ve rolünü olumsuz biçimde etkilemesi sonucu ortaya çıkan ruhsal çöküntülerde, intihar olgularının arttığı görülmektedir. İşsizlik, geçim zorluğu, beklenmedik olaylara tepki risk attırıcı faktörlerdir. Aile çevresi de çok önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ailedeki psikopatolojiye ek olarak aile içi anlaşmazlıklar ve ailenin dağılması faktörleri de intiharda temel etkenlerdir. Çocuk ve gençlerde boşanma veya ölüm nedeniyle ebeveyn kaybı özellikle 12 yaşın altında gerçekleştiğinde bu durumun çok önemli bir risk faktörü oluşturduğu görülmektedir. Gerçekte de bu çocuklar psikiyatrik veya toplum kontrolü altında bulunanlardan çok daha fazla olarak fiziksel ve cinsel istismar kurbanı ve aile içi şiddete maruz kalan kişilerdir. İstismarın şiddetli ve yeni olması ile intihara eğilimin çok yakın bir ilişkisi vardır. İstismar ve intihar davranışı arasında en güçlü ilişki küçük çocuklarda görülmesidir.

İntihar olaylarının görsel ve yazılı medya aracılığıyla teşhir edilmesi, intihara kalkışma davranışının artmasında bir risk faktörü olabilmektedir. Yapılan bir çalışma, intihara kalkışmış lise öğrencilerinin böyle bir eyleme kalkışmamış yaşıtlarına oranla çok yüksek bir yüzdeyle aile içinden veya dışından intihar etmiş veya kalkışmış tanıdıklara sahip olduklarını göstermektedir.

İntihara kalkışan kişilerde, bu davranışın tekrarlama riski her zaman vardır. Tekrarlama riski kendini özellikle ilk 3 ayda gösterir. Daha önce birkaç kez intihara kalkışma, yüksek intihar eğilimleri, depresyon, düşmanlık ve agresivite, ümitsizlik, sosyal izolasyon ve okul performansının düşüklüğü, ailede uyuşmazlık, istismar ve ihmal, ana-babada psikiyatrik hastalıklar gelecekte intihar girişiminin tekrarlayabileceğinin göstergeleridir.

İntihar fikri veya intihar hakkında düşüncelere intihardan daha sık rastlanır. İntihar fikri önce spesifik olmayan şekillerde “Hayat yaşamaya değmez”, “Keşke ölmüş olsaydım” cümlelerindeki gibi görülür. Daha sonra spesifik bir hal alır. İntihara eğilim, intihar planı yapma dönemi başlar.

Bütün dünyada, her gün yaklaşık 2000 kişi yaşamına son vermektedir. Bu, saatte 80 ve yılda 750.000 kişi yapmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde, intihar nedeniyle her gün 80 den fazla ölüm veya her yıl yaklaşık 30.000 ölüm gerçekleşmektedir. Yine Amerika Birleşik Devletleri’nde tahmini olarak yılda 300.000 (veya daha fazla) kişi intihar girişimi sonucunda hayatta kalmaktadır. Bunların büyük bir çoğunluğu bir acil odası tedavisinden başka bir tedavi gerektirmeyen bir zarar görmektedir. Bununla birlikte, yaklaşık 116,000 kişi hastaneye yatırılmaktadır ve bunlardan 110.000’i hayatta kalmaktadır. Bu kişilerin %17’si, başka bir deyişle 19.000’i daimi olarak sakat (özürlü) kalmaktadır.

İntihar girişimlerinin sadece 10 ya da 20 de 1 i ölümle sonuçlanır. Ölüme sebebiyet verme olasılığı çok yüksek yöntemlerin kolaylıkla erişilebilir olduğu göz önünde bulundurulduğunda; bundan çıkarılacak sonuç, intihar girişiminde bulunan çoğu kişinin ölmek istemediğidir. Ne var ki, ölme niyetinde olmayan kişilerin birçoğunun intihar girişimleri de ölümle sonuçlanmaktadır. Bu kişilerden çoğu ilaçlar hakkında bilgi sahibi değildir ve bilmeden öldürücü dozlar alabilmektedirler; bazıları kişilerin kendilerini kurtarmasını ümit etmektedirler. Gerçekten ölmeye çalışan bir diğer grup ta, intihar girişimleri sonucunda hayatta kalmaktadır. Bir çokları, 5. kattan aşağı atladıktan veya gazını açıp başlarını fırının içine soktuktan sonra hayatta kalmıştır. Çok az kişi, seçtikleri yöntemin ne kadar tehlikeli olduğu veya girişimleri başarısız olursa karşı karşıya kalacakları sonuçların ne olacağı hakkında kesin bir fikre sahiptir.

İntihar girişimlerinin sayısı da tartışma konusudur. Bazı çalışmalara göre, her ölümle sonuçlanan intihar olayı başına olasılıkla 10 ve 20 arasında girişim, veya her yıl kabaca 300,000 ila 600,000 girişim söz konusudur . Ne var ki, intihar olaylarının yarısından fazlasında yaşamın son bulması ilk girişim sonucunda gerçekleşmektedir. Erkeklerin kadınlara olan 3 veya 4’e 1 intihar oranı, intihar girişimi için tersine dönmektedir. İntihar girişimlerinin yüzde 70 ve 90 arasındaki (çalışmalar farklılık göstermektedir) bir bölümü yüksek dozda ilaç/hap yoluyla gerçekleşmektedir; yaklaşık %15’inde de bileklerin kesilmesi yöntemi kullanılmaktadır.

İntihar girişiminde bulunanlar genellikle şu dört gruptan birinde yer almaktadırlar:

(1) Çözümü mümkün olmayan bir problemle (genellikle ölümcül bir hastalık) karşı karşıya kalan akıl sahibi kişiler;

(2) Çoğunlukla genç, gerçekten fakat devamlı sürmeyecek bir derdi olan, çoğunlukla sarhoş, 6 ay sonra intiharı bile düşünmeyecek impulsif kişiler;

(3) Çoğunlukla alkolik, şizofrenik veya depresyon geçiren muhakeme kabiliyeti olmayan kimseler;

(4) Birinin dikkatini çekmeye veya yardım istemeye çalışan çaresizlikten deliye dönmüş kimseler.

Özellikle genç intiharları her geçen gün artarak dikkat çekmektedir.

Nov 232012
 

Çocuk istismarı tanımı şöyledir;

“0-18 yaş grubundaki çocuğun kendisine bakmakla yükümlü kişi veya kişiler tarafından zarar verici olan, kaza-dışı ve önlenebilir bir davranışa maruz kalması çocuk istismarıdır. Bunun çocuğun fiziksel, psikososyal gelişimini engelleyen , gerçekleştiği toplumun kültür değerleri dışında kalan ve uzmanı tarafından da istismar olarak kabul edilen bir davranış olması gerekmektedir. (Polat 1993)

Çocuk istismarı 4 temel grupta incelenmektedir.

1-Fiziksel istismar

2-Cinsel istismar

3-Duygusal istismar

4-İhmal

Fiziksel İstismar

Fiziksel istismar en geniş anlamda “çocuğun kaza dışı yaralanması” şeklinde tanmlanabilir. En sık rastlanılan olgu çocuğa fiziksel şiddet uygulamak, dövmek şeklindedir. “Vücutta fiziksel hasara neden olan ekimozların, kırıkların, yanıkların ve benzeri her türlü lezyonların ortaya çıkmasına yol açan istismar” fiziksel istismardır. Fiziksel istismarda çocuğun kaza dışı yaralanması ve örselenmesi söz konusudur. En yaygın rastlanılan ve belirlenmesi en kolay olan istismar tipidir. Bir tokattan çeşitli objelerin kullanımına uzanan cezalandırma yöntemlerini kapsar.

Cinsel İstismar

Cinsel istismar, psikososyal gelişimini tamamlamamış ve yaşı küçük olan kız veya erkek çocuğun bir yetişkin tarafndan cinsel stimulasyon için kullanılmasıdır. Bir çocuğun bir yetişkin tarafından cinsel doyum için kullanılması cinsel istismardır. Genital bölgeleri elleme, teşhircilik, röntgencilik, pornografiden ırza geçmeye kadar çok geniş yelpazedeki tüm davranışları kapsamaktadır.

Duygusal İstismar

Duygusal istismar, çocuk ve gençlerin, kendilerini olumsuz etkileyen tutum ve davranışlara maruz kalarak ya da gereksindikleri ilgi, sevgi ve bakımdan mahrum bırakılarak toplumsal ve bilimsel standartlara göre psikolojik hasara uğratılmaları durumudur. Bu davranışlar; yaş, statü, bilgi, konumu gibi özellikleri ile çocuk veya gencin üzerinde etki sahibi olan kişi ya da kişiler tarafından uygulanır.

İhmal

İhmal, çocuğa bakmakla yükümlü kişinin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi, çocuğu fiziksel ya da duygusal olarak ihmal etmesidir. Beslenme,giyim, tıbbi gereksinimler, duygusal ihtiyaçlar veya optimal yaşam koşulları için gerekli ilgiyi göstermeme şeklinde tanımlanmaktadır.Büyüme geriliği olan, psikososyal uyum güçlüğü çeken, eğitim ihtiyaçları karşılanmayan, koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlandırılmayan çocukta ihmal akla gelmelidir.

Çocuk bakımı veya çocuk istismarı ve ihmalinin uluslararası bir standart yoktur. Bu noktada o ülkenin, o ulusun inanç ve değerleri diğer tüm kriterlerin üzerinde yer almaktadır.

Çocuklara bakmanın kültürlerde farklı şekilleri ve farklı tanımları olduğundan, istismar ve ihmalin tanımına göre o kültürde nelerin kabul edilebilir, nelerin istismara yönelik olduğu tespit edilmelidir. Bütün kültürlerde çocuklara kötü muamelelerin bir yeri ve tanımı vardır. Bir kültürde kabul edilebilir ve edilemez çocuğa yönelik muameleleri birbirinden ayırmak için o kültürü iyi tanımak gerekir.

Çocuk Hakları Sözleşmesinden sonra burada yaş sınırlarının verilmesi önem kazanmıştır. Sözleşme 18 yaşına kadar herkesi çocuk olarak kabul etmektedir.

Çocuk istismarında temel faktör insan eyleminden kaynaklanan bir olaya bağlı meydana gelmesi gerektiğidir. Çocuğa zarar veren deprem, sel gibi afetler ya da hastalıklar o yüzden kapsam dışındadır. Eylemin zarar verici olmasından öte yasaklanmış olması önemlidir. Önlenebilirlikte çok önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Söz konusu zararı önleyebilecek alternatif bir insan eyleminin varlığını zorunlu olarak içerir.Örneğin gelişmekte olan bir ülkede çocuğunun imkansızlıklar içerisinde menenjitten ölümünü olanaksızlıklar nedeniyle sadece izlemek zorunda kalan bir anne-babanın bu durumu, çocuk istismarı olarak kategorize edilmemesi gereken bir durum iken gelişmiş bir ülkede ortaya çıktığında bu çocuk istismarıdır. Gerçekte bu durum ihmal kapsamında değerlendirilmesi gereken bir durumdur.

İstismar değişik disiplinler içerisinde değerlendirilen ve multidisipliner çalışılan bir konudur. İstismarın medikal, hukuksal, psikolojik ve sosyolojik boyutları konunun temel taşlarını oluşturan boyutlardır.

Çocuk istismarında doktorlar açısından temel yaklaşım; vücutta gözüken lezyonların tedavisi iken, psikologların yaklaşımında gözüken ilk hedef organik bulgular değil, davranışlara yansıyan problemlerin ortadan kaldırılması olmaktadır. Buna karşın hukukçular ise ancak kanunların belirlediği kalıpların içerisindeki istismar boyutuyla ilgilidir. Sonuçta fiziksel ve cinsel istismar tıp açısından daha somut olarak teşhis edilebilen bir istismar grubunu oluştururken, duygusal istismar psikolog ve pedagogların öncelikli çalışma konusu olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak duygusal istismarın da tüm istismar olgularında yani hem fiziksel hem de cinsel istismarda gözüken ve birlikte değerlendirilmesi gereken bir konu olduğu da gözden kaçmamalıdır. Çocuk istismarında, istismar olgusunun ortaya çıkışından başlayarak bir ekip çalışmasının yapılması yani tüm disiplinlerin birlikteliğinden oluşan bir takım çalışmasının yapılması, çocuk istismarı açısından çok önemlidir.