Nov 192012
 

İş yaşamında son yıllarda sürekli artarak karşımıza çıkan bir kavram olan mobbing Türkçesiyle iş yerinde sistematik olarak tacize maruz kalmak olgusu önem kazanmıştır.

Mobbing ilginç bir kavram; çünkü kişiye yönelik yapılan her eylem mobbing demek değil. Bir olaya mobbing diyebilmek için sistematik ve bilinçli olması gerekmekte. İkinci özellik ise en az altı aydır e en az haftada bir tekrarlanıyor olması gerekiyor.

İşyerinde taciz olayının meydana gelmesinde bir çok faktörün rol oynadığı görülmektedir. İşinde fazla başarılı olan veya işyerinde çalışan kişilere göre farklı özellikler gösteren kişilerin kurban olmasına sıklıkla tanık olduğumuz bu tip olguların sonuçlarının bir çok boyutta yıkıcı olabildikleri görülmektedir.

Hem fiziksel , ruhsal hem de finansal açıdan büyük yıkımlara neden olabilen mobbing olgularında bunun ispat edilerek hukuksal yollardan hak aramasının en önemli basamağı durumun tespit edilmesini sağlayan adli bilirkişilik raporudur.

Uluslararası düzeyde yapılan tüm araştırma sonuçlarının birleştiği ortak nokta, mobbing mağdurlarının, diğer şiddet ve taciz mağdurlarından çok daha fazla sayıda oldukları doğrultusundadır.

İsveç ve Almanya‟da yüzbinlerce mobbing mağdurunun erken emekli oldukları veya psikiyatri kliniklerinde yatarak tedavi edildikleri kayıtlarda yer almaktadır. İtalya‟da 1 milyondan fazla çalışanın mobbing kurbanı olduğu; 5-6 milyon kişinin ise, yaşanan bir mobbing olgusunu iş arkadaşı veya aile bireyi olarak izledikleri bildirilmektedir.

Avrupa Birliğine üye ülkelerde gerçekleştirilen kapsamlı bir diğer araştırmanın bulgularına göre en az 12 milyon kişinin mobbing’e maruz kaldığı doğrultusundadır. Bu rakam, çalışan nüfusun yüzde sekizini ifade etmektedir.

Çalışan nüfusa göre, mobbing’e uğrayanların oranı, İngiltere’de İsveç’te yüzde 10, Fransa ve Finlandiya’da yüzde 9, İrlanda ve Almanya’da yüzde 8, İspanya, Belçika ve Yunanistan’da yüzde 5, İtalya’da ise yüzde 4 olarak bildirilmektedir.

Mobbing sonucu tedavi giderleri için yapılan harcamalar ile işin yitirilmesine bağlı düzenli gelirin kaybı ekonomik olarak mağduru yıpratan ögelerdir. Sosyal açıdan ise imajın zedelenmesi ,depresif davranışlar nedeniyle çevresi tarafından terk edilmesi ,mesleki kimliğini yitirmesi ve başarısız olarak algılanması gündeme gelir.Depresyon,anlamsız korkular,dikkatin toplanmasında başarısızlık , özgüven ve özsaygının yitirilmesi sıklıkla yaşanan semptomlardır. Yüksek tansiyon,baş ve sırt ağıları ,sindirim sistemi hastalıkları da yaşanan mobbing olaylarına bağlı olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Tüm araştırma sonuçları ile olay mağduru kurbanlarda gözlenen bulgular ciddi bir olayın yaşandığının en önemli göstergeleridir. Bu açıdan mahkeme aşamasında hak arama aşamasındaki ilk basamağın durumu saptayan ve yargıya kılavuzluk edecek olan adli bilirkişilik raporu olması en doğrusudur.

Nov 192012
 

Boşanmalar modern yaşamın en sık karşılaşılan problemlerinden birisidir. İki kişinin anlaşamayıp ayrılmasında eğer çocuk varsa faturayı ödeyen de çocuk olmaktadır. Boşanan anne de baba da, çocuğun kendilerinde kalmasında ısrar etmekte, çocuk üzerinden hesaplaşmaya girmektedirler.

Dışarıdan sadece hukuksal bir sorun gibi duran bu olay aslında çocuk odaklı olaya yaklaştığımızda bu durum çok daha önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. 1989 yılında Kabul edilen, bugün tüm dünya ülkelerinin kabul ettiği Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi her olayda ve yaklaşımda çocuğun yüksek yararının temel ilke olduğunun altını çizmektedir.

Günümüzde, Katolik ilkelere sıkıca bağlı olan ve yasaları boşanmaya izin vermeyen İrlanda Cumhuriyeti gibi az sayıda ülke dışında, boşanma yasalarla düzenlenmiştir. Bu konuda iki ana eğilim vardır. Kimi ülkeler evlilik birliğinin bozulduğunu ortaya koyan ve yasalarda belirtilen belirli durumlarda boşanmaya izin verir. Boşanma konusunda daha hoşgörülü davranan öteki ülkeler tarafların isteği ile boşanmaya olanak tanır. Birçok Avrupa ülkesi ve sosyalist ülke böyle bir görüşü benimsemiştir. A.B.D.’de boşanma her eyaletin kendi yasalarıyla düzenlenir. Bunların bir bölümü kolayca boşanmaya olanak verirken, ötekiler boşanmak için belirli koşulların varlığını gerekli görür.

Türkiye’de, Medeni Kanun’da sayılan boşanma nedenlerinden birinin varlığı durumunda, mahkemeler boşanma kararı verebilir. Günümüzde boşanmayı kolaylaştırma yönündeki bir eğilim güçlenmektedir. Eşlerin karşılıklı isteği durumunda, yargıçlar kolayca boşanma kararı verebilir.

Ancak çocuğun kimin yanında kalacağı kolay çözülebilecek bir durum değildir. Aile mahkemelerinde büyük problemlerin yaşandığı izlenmektedir. Özellikle de yabancı birisiyle elenildiğinde boşanma sonrasında çocuğun başka ülkeye götürülmesi gibi olaylar durumu daha karmaşıklaştırmaktadır.

Velayet olgularında yapılacak her girişimin çocuğun yüksek yararına olması e ilk gözetilmesi gereken prensip olduğunun unutulmaması önemlidir. Bunun sağlanması ve çözümlenmesi için adli bilirkişi raporunun psikolog eşliğinde düzenlenmesi önemlidir.

Nov 192012
 

Ceza davaları genelde ölümlü ya da yaralamayla sonuçlanan olgulardır. Olayda yer alan tarafların ne şekilde yer aldıkları ve sonuçlarının özellikle illiyet bağı ismi verilen nedensellik açısından irdelenmesi ve değerlendirilmesi önemlidir. Bunu da yapacak olan tüm dosyanın değerlendirmesini e onun sonuçlarını yapacak olan adli tıp uzmanıdır.

Adli Bilirkişilik mahkemelere yansıyan olgularda insanla ilgili bir konu olduğunda başvurulan yerdir. Adli bilirkişi raporu sayesinde mahkeme konu hakkında bilgi sahibi olarak kararını verecektir.

Yani adli bilirkişiden alınacak raporun mahkemenin sağlıklı çalışması ve doğru karar vermesi için büyük önemi bulunmaktadır. Bu yüzden de özellikle erken dönemde dava konusuyla ilgili uzmandan alınacak görüşün hem savunmayı çok güçlendireceğini hem de mahkeme aşamasında bazı delillerin çok daha doğru yorumlanmasına olanak vereceği görülmektedir.Bu durum savunma avukatları tarafından ancak son dönemde anlaşılmaya başlanmıştır.

Yargının tüm katmanlarında adli tıp bilirkişiliğinin çok önemi olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Özellikle bilimsel yaklaşımların adaletin terazisini her zaman doğru noktaya getirdiği tüm dünyadaki uygulamalarda görülmektedir.

Adli Bilirkişilik raporlarının iki bölümlü olarak hazırlanması avukatlara kılavuzluk edebilmesi için önemlidir. Bunlardan ilk bölümü tarafsız delil tespiti, ikinci bölümü de adli bilirkişilik raporu oluşturmalıdır

Tarafsız delil tespiti, savınızın ne kadar kuvvetli veya zayıf olduğunun gösterebilmek için önemlidir. Bazı durumlarda, özellikle kamu ile olan ihtilaflarda, devletin ilgili tüm kurum ve kuruluşları karşı tarafın haksızlığını ispat etmek üzere her türlü araştırma ve delil toplama kaynağına sahiptir.

Buna karşın delil tespitini taraf lehine yapacak ücretsiz bir makam bulunmamaktadır. Taraf kendi hukuksal delillerini bulup yargıya sunmak zorundadır. Olaylara bakıldığında İhtilafların büyük bir kısmının hukuk dışı uzmanlık gerektiren konulardadır. Bu açıdan davaya hizmet edecek düzeyde bir tarafsız delil tespiti adli bilimler kapsamında çalışan ve olaya böyle yaklaşan bilirkişiye bırakılmalı ve bunu yapabilen bilirkişi tercih edilmelidir. Dolayısıyla tarafsız delil tespiti işi uzmana bırakılmalıdır.

Özellikle teknolojinin yaşamın her katmanında ağırlığını hissettirmesi, gündeme gelen ve yargıya yansıyan uyuşmazlık konularının sayısı kadar niteliği, çeşitliliğini de çoğaltmaktadır. Mahkemelerin hukuk dışı konularda bilirkişiye başvurma sayısı ve olasılığı da buna bağlı olarak artmaktadır.

Avukatlar ve hakimler “uygulamacı” meslek elemanlarıdır. Resmi bilirkişiler, uygulamada hakimlerin yardımcısı uzmanlardır. Avukatların uzmanlık gerektiren ihtilaflarda uzmanlardan görüş alması meslek etiği gereğidir.

Tarafsız delil tespitinin ileri uzmanlığı bulunan taraf bilirkişisi tarafından değerlendirilerek raporlanması gerekir. Taraf bilirkişisi, dava dilekçelerini hazırlarken taraf vekilinin yardımcısıdır. Hukuk dışı konuda, yargılamanın her aşamasında, avukatın adli kılavuzluk ihtiyacı büyüktür.

Suç sayılan davranışlar ile bunların işlenmesi halinde verilecek ceza, cezayı azaltan ve ağırlaştıran unsurlar yasalarda belirtilmiştir. Hekimlerin düzenleyecekleri ayrıntılı ve doğru raporlar sanığın hangi kanun maddesinden ve hangi fıkrasından yargılanacağına da ışık tutmaktadır.

Nov 192012
 

Adli tıp prosedürü içerisinde en önemli konulardan birini akıl sağlığı ve yaş ile ilgili problemlerin yer aldığı Adli Psikiyatri oluşturmaktadır. Adli Psikiyatrinin temel alanları içinde kişinin cezai ehliyet ve hukuki ehliyetinin olup olmadığı açısından ruh sağlığı değerlendirmesi yapılmaktadır.

Suça karşı ceza ehliyeti

Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu çocuklar hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir (TCK 31-1). Fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup da on beş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur (TCK 31-2). İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin varlığı hâlinde, yaşa uygun azaltılmış ceza verilir.

Kişinin İşlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin olduğunun kabul edilebilmesi için suçunu ve suçunun mahiyet ve sonuçlarını tefrik ve temyiz etmesine mani olacak derecede ve nitelikte herhangi bir zeka geriliği veya çocukluk devresi psikiyatrik sendrom belirtisi göstermemesi gerekmektedir. Burada suçun tipi ve işleniş koşullarıyla çocuğun göstermekte olduğu zeka gelişmesi ve ruhsal sağlık düzeyi ile tesiri altında bulunduğu sosyokültürel ortam tüm olarak değerlendirilir. Bu konuda hafif derecede debilite derecesindeki zeka geriliklerinin önemi büyüktür.

12 yaş her suç için geçerli genel bir sınır yaş olarak kabul edilir. Psikoseksüel olgunluk olarak ta tam bir geçiş çağı içindeki çocukta bu dönemde meydana gelen cinsel suçlarda çocuğun gelişiminin değerlendirilmesinde dikkatli olmak gereklidir. Sağır ve dilsizlerde ise bu yaş limiti T.C.K 33.maddesine göre 15 yaştır.

Özetle kanuni açıdan genelde herhangi bir zeka geriliği veya çocukluk devresi psikiyatrik sendromlarından birine ait bulgu göstermeyen ve 12 yaşını bitirmiş bir çocuk, işlemiş olduğu suçun cinsi ve işlenişinde pisikopatolojik bir öge olmadığı taktirde işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin olduğu kabul edilir. 12 yaş her suç için geçerli genel bir limit olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.

15 yaşını bitirmiş 16 yaşından gün almış suç işlediğinde sorumlu tutulması ana prensip olmasına rağmen 16-18 yaşlarda işlenen suçlar için tayin edilen cezalarda, yaşa uygun olarak nispi azaltılmaya gidilir. Bu yüzden bunlara yaşına uygun ceza ehliyeti tanımı kullanılmaktadır. Ancak 18 yaşını bitirdikten sonradır ki Türk Ceza Kanunu gözünde ceza ehliyetine tesir edecek nitelik ve derecede psikopatolojik bir bulgu göstermeyen bir suçluya, suçuna karşı kanunun öngördüğü ceza, hukuki bir başka neden yoksa tam olarak tayin edilir.

Ceza ehliyeti daima bir kişinin belirli bir tarihte işlemiş bulunduğu belirli bir suça karşı tayin edilir. Daha önce verilmiş kararlar yargıyı direkt etkilemez ama göz önüne alınır. Ayrıca kişideki akli bozukluklarla da ceza ehliyeti arasında direkt bir ilişki vardır.

Ceza ehliyeti tespitinde 3 özellik göz önüne alınarak şu kararlara varılabilir.

1- Tam ceza ehliyeti,

2- Azaltılmış ceza ehliyeti,

3- Ceza ehliyetinin bulunmaması,

Bir kişinin işlemiş bulunduğu bir suça karşı ceza ehliyetinin olması için o kişinin söz konusu suçu işlediğinde irade ve şuur serbestisini elinde bulundurması, olayları açıklıkla anlayabilip onlardan sağlıklı sonuçlara varabilme kabiliyetine sahip olması gerekir. Kişinin neleri ne için yaptığı ve bu yaptıklarının sonuçlarını bilmemesi, eylemine bilerek girişmesi gerekir. Bu gibi durumlarda tam ceza ehliyeti söz konudur.

Ceza ehliyetine sahip olmadığının kabulü için, o kişinin yaptığı eylemin fiziksel mahiyetini bilemeyecek veya bildiği taktirde, eyleminin yanlış olduğunu anlayamayacak düzeyde akıl hastası olması gerekir. Ağır seyreden akıl hastalıkları, ağır zeka gerilikleri ve şuur kaybıyla seyreden epilepsi nöbetleriyle böyle nöbetlerin öncesi ve sonrasında ortaya çıkan konfüzyon devrelerinde işlenen suçlarda ceza ehliyetinden bahsedilemez.

Yukarıda anlatılan tıbbi olaylarda hastanın işlemiş bulunduğu suçlarına karşı ceza ehliyeti yoktur. Bu gibi durumlarda sanığa ceza tayin edilemez, ancak hasta iyileşene kadar ağır cezayı gerektiren suçlarda 1 seneden az olmamak koşulu ile bir akıl hastanesinde tedavi altına alınır. Hastane kurulundan iyileştiğine dair bir karar alındığında, belirli bir süre düzenli aralıklarla kontrole gelmesi koşulu ile rapor düzenlenir ve mahkemece alınan bir kararla serbest bırakılır (TCK 32-2).

Bazen de psikiyatrik hastalıklarda kişinin irade ve şuur serbestliğini tam olarak ortadan kaldırmasa da bunları önemli ölçüde etkileyerek azaltır. Yani kişi hastalığından dolayı olayları tam ve net olarak anlama, değerlendirme kabiliyetinden yoksun olup, bulunduğu girişimlerin anlamını ve bunların doğuracağı sonuçları tam olarak sezemez, kavrayamaz.

Çevredeki olayların kendisinde yaratmış bulunduğu impulsları kontrol altında tutamaz, bu gibi hallerde azaltılmış ceza ehliyeti söz konusudur. (T.C.K. 32-2) Hafif seyirli psikozlar, orta derecede zeka gerilikleri ile ağır nevroz veya kişilik bozuklukları, kişilik yıkımına varmış bulunan epilepsinin neden olduğu belirgin karakter bozukluklarının ve kronik stres reaksiyonları olaylarında azaltılmış ceza ehliyeti söz konusudur ve ceza belirli bir oranda azaltılır.

Bazı olaylarda organik hastalığa bağılı olarak kişinin ceza ehliyeti tartışmalı olabilir. Örneğin tifo esnasında oluşan ateşli hastalık dönemi, yüksek üreminin konfüzyonel durumu, ağır bir hipoglisemi, kişinin haberi olmadan başkaları tarafından içki veya herhangi bir toksik madde içilmesi halinde işlenen suçlara karşı ceza ehliyeti olup olmaması T.C.K. 34. maddesine göre ele alınır.

Hukuki Ehliyet

Türk Medeni kanununa göre fiil ehliyetine sahip olan kimse kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir (TMK-Madde 9).Kişinin aktif fiil ehliyetini kullanabilmesi için üç şartı bulunmaktadır: a-Ergin olma b-Ayırt etme gücüne sahip olma c-Kısıtlı olmama Akıl hastalığı ve zeka geriliği gibi durumlar fiil ehliyetini kullanmaya engel durumlardır.

Uygulamada bilirkişii kişinin fiili ehliyetini değerlendirirken akıl hastalığı, zeka geriliği, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı olup olmadığını araştırır.

Nov 192012
 

Kadına karşı şiddet dünyada yaygın olarak görülen ve her ülkede karşılaşılan bir olgudur. Yapılan çalışmalar dünyada her üç kadından en az birinin dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da başka şekilde istismar edildiğini göstermektedir.

Kadına yönelik şiddetin etkilerinin kadının fiziksel ve ruhsal sağlığını çok olumsuz etkilediği saptanmıştır. Şiddet yaralanmalara neden olmasının dışında , kadının uzun dönemde, kronik ağrı, fiziksel yetersizlik, narkotik ilaç ve alkol kötüye kullanımı ve depresyon gibi bir dizi başka problemi yaşama riskini de arttırır. Cinsel şiddete maruz kalan kadınlarda planlanmamış hamilelik, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar ve hamileliğin ters sonuçları sıklıkla rastlanan olgulardır.

Kadınlara karşı şiddet fiziksel cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet ve istismarı içerir. Bu genelde “cinsiyete dayalı” şiddet olarak bilinir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonomik bağımsızlığını kazanamayan kadınların toplumdaki edilgen statüsünden dolayı bu tip olguların sıklıkla yaşandığı görülmektedir. Pek çok kültürde, kadına karşı şiddeti haklı gösteren ve dolayısıyla da daimi hale getiren inançlar, normlar ve sosyal kurumlar vardır. Bir patrona, komşuya ya da tanıdığa yöneltildiğinde cezalandırılabilecek aynı davranışlar erkekler tarafından kadınlara, özellikle de aile içinde, kadına yönelik olarak uygulandığında çoğunlukla karşılıksız kalmaktadır.

Kadına karşı şiddetin en yaygın görülen şeklinden ikisi-çocuklukta, ilk gençlikte ya da yetişkinlikte olsun- erkek partnerler tarafından istismar ve cinsel ilişkiye zorlamadır. Partnerin istismarını-aile içi şiddet, eşin dövülmesi ve hırpalanması olarak da bilinir- neredeyse her zaman psikolojik istismar ve olguların dörtte biri ile yarısı arasında da cinsel ilişkiye zorlama izler. Partnerleri tarafından istismar edilen kadınların büyük çoğunluğu bu duruma pek çok kez maruz kalmıştır. Gerçekten de, istismarın yaşandığı ilişkiye çoğunlukla bir terör atmosferi hakimdir. Bunlar bütün dünyadaki kadınların ve kızların hayatlarındaki en yaygın istismar tiplerini yansıtmaktadır. Diğer istismar şekilleri- kadın satışı ve savaş sırasındaki tecavüzler, kız çocuklarını öldürme de ayrıca önemlidir.

Kadına karşı şiddet, dünyada çok yaygın olan, fakat en az tanınmış bir insan hakları istismarıdır. Bu aynı zamanda, kadının enerjisini tüketen, fiziksel sağlığını tehlikeye atan ve öz-saygısını kemiren bir sağlık problemidir.

Şiddete maruz kalan kadın için bu çok zor ve içinden çıkılması güç bir durumdur. Hukuksal yollara başvurabilmek için ilk adım yaşanan şiddetin saptandığı, hasarın gösterildiği bir adli raporun alınmasıdır. Bu rapor çok önemlidir, çünkü mahkeme aşamasında yaşanan olayın tek somut kriteri bu rapor olacaktır.

Aile içi şiddet ve kasına yönelik şiddet olgularında adli bilirkişiye başvurarak görüş almak, adli kılavuzluk hizmeti almak olayı yaşayan şiddet mağduru için çok önemlidir.

Nov 192012
 

Son yıllarda adli bilirkişilik uygulamalarında çalışma alanlarındaki farklılıklar dikkat çekmektedir. Özellikle gelişmiş ülkelerde bu daha da ön plana çıkmaktadır. Örneğin Amerika’da son 3 yılda adli bilirkişilik olgularının % 48 ini digital forensic ya da Türkçeleşmiş haliyle adli bilişim olguları oluşturmaktadır.

Adli bilişim, bilişim sistemleri üzerinden genellikle veri olarak elde edilen delillerin toplanması, saklanması ve analizini kapsayan bir çalışma alanıdır.

“Adli Bilişim; elektromanyetik-elektro optik ortam(lar)da muhafaza edilen ve/veya bu ortamlarca iletilen; ses, görüntü, veri/bilgi veya bunların birleşiminden oluşan her türlü bilişim materyalinin, mahkemede (elektronik dijital)delil niteliği taşıyacak şekilde: tanımlanması, elde edilmesi, saklanması, incelenmesi ve mahkemeye sunulması çalışmaları bütünüdür.’’

Cep telefonu, bilgisayar diski, mp3 çalar, CD, DVD, Flash Disk, sim kartlar, sunucu, modem gibi ağ cihazları gibi günlük yaşamda çok sık kullanılan bir çok alette var olan bilgiler, çok önemli delil niteliği kazanabilmektedir. Bunu özellikle ülkemizde son 3 yıldaki bir çok davada görülmektedir. Burada davaların sadece bilgisayarlarda var olduğu belirtilen dosyalardaki bilgilere dayanılarak açılması ve iddianamenin oluşturuluyor olması konunun ne denli önem kazandığını bize açıkça göstermektedir.

Elektronik delillerin kolaylıkla değiştirilebileceği, manipüle edilebileceği ve yoktan var edilebileceği gerçekleri karşısında, elektronik delillerin saptanmasında objektif ve standart yaklaşımının ne denli önemli olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Adli bilişimde pratikte yaşanan problemlerin başında: özel ve uzman ekiplerin olmayışı, veri cihazlarına yedekleme yapmadan ve elektronik olarak mühürlemeden el konulduğu; şüpheliye ve avukatına herhangi bir tutanak verilmediği; bilgisayarların ve diğer veri depolama aygıtlarının manyetik alan etkisinden soyutlanmadan özensizce taşınması; özelliksiz odalarda “veri yazmayı önleyen cihaz”lar (FRED) olmaksızın elektronik delil incelemesi yapılması gelmektedir.

Bilişim suçlarında yargı açısından en önemli problemlerin başında çok basit bir suçta bile bilgisayarda bulunan ilgisiz verilerin birkaç klasörle dosyanın şişirilerek savcı ve hakimin önüne karmaşık ve içinden çıkılamaz dosyalar halinde gelmektedir.

Bu tip olgularda bilirkişiliğin mutlaka bilimsel çerçevede ,standart ve objektif kriterlere uygun olarak yapılması gerekmektedir. Halbuki şu andaki uygulamada herkes bilirkişi olarak atanabilmektedir.Bu konu adli bilirkişiliğin en önemli konularından biri olarak adli bilimcilerin çalışma alanına girmektedir.

Nov 192012
 

Adli bilirkişiliğinin en önem taşıdığı konulardan birisi de adli belge incelemesidir. Yazı ve imzaların kime ait olduğunu, kimlik, pasaport, para, çek, senet, sözleşme ve kredi kartı gibi belgelerde sahtecilik bulunup bulunmadığının araştırılması gibi çok geniş spektrumdaki olayları kapsamaktadır.

Adli belge inceleme alanında hem hukuk hem de ceza davalarında bilirkişilik incelemesi istenebilmektedir. Ülke genelinde yıllık dosya sayısının 35-40 bin olduğu tahmin edilmektedir. İncelenen belge sayısı ise yüz binleri aşmaktadır.

Ülkede adli belge incelemesi Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi, Polis ve Jandarma Kriminal Laboratuarları, Adli Tıp Enstitüleri, Özel Bilirkişilik Kurumları ve Şahıslardır. Olgular hem direkt başvuru hem de mahkemeler aracılığı ile olabilmektedir.

Nov 192012
 

Son yıllarda sigorta şirketlerinin aktivite alanlarını büyütmesiyle beraber adli bilimler ile ilişkilerinin de geliştiği gözlenmektedir. Buradaki temel sebep sigorta poliçesinde beyana dayalı işlemlerin sonrasında tazminat ödenmesi için o beyanın doğruluğunun ispatı gerekliliğidir.

Uygulamada da; yaşam sigortalarında otopsi yaparak ,sağlık sigortalarında tıbbi uygulama hataları olup olmadığına bakarak, maluliyet hesaplarının yapılmasında, trafik kazalarında olaya adli mekanik açısından yaklaşarak yapılan çalışmalar adli bilimleri sigorta sektörü için vazgeçilmez boyutlara taşımıştır.

Son yıllarda özellikle Amerika Birleşik devletlerinde bu tip çalışmaların çok arttığı ve adli tıp uzmanlarınca yürütüldüğü görülmektedir. Adli sigortacılık olarak da isimlendirilen bu çalışmaların özellikle maluliyet hesaplamaları, tıbbi uygulama hataları ve sigortalı tedavi giderlerinin hesaplanmasında sigorta şirketlerine önemli geri dönüşlerin sağlandığı görülmektedir. Ülkemizde yeni yeni bu uygulama çok kısıtlı düzeylerde bazı sigorta şirketlerince adli sigortacılık uygulamalarına başlanmıştır.

Başlıca çalışma alanları şunlardır:

– Tıbbi Uygulama hataları olgularında kusurluluk

– Maluliyet hesaplanması

– Dolandırıcılık hesapları

– Travma olgularında nedensellik

– Hukuksal dava prosedürleri

– Sigortalı tedavi giderleri

– Trafik kazalarında adli mekanik danışmanlığı

– Tıbbi hasar danışmanlığı

Aşağıda adli sigortacılığın başlıca konuları anlatılmıştır.

1- Malpraktis dosyaları :Adli tıp uzmanları multidisipliner boyutta tıbbi uygulama hataları (malpraktis) olgularını incelemekle görevlidir. İhtisas alanları içinde olan hekim yaklaşımları –hastada gereksiz ve yanlış uygulamaların yapılmış olması veya kusurluluk olup olmadığının bulunması boyutunda adli tıp uzmanları tarafından verilecek bilirkişi raporları belirleyicidir. Adli tıp uzmanları bu konuda eğitimli ve deneyimlidirler.

2- Maluliyetler (heyet raporları) hesaplanması. Bu hesaplamalar artık Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de kullandığı özürlülük hesap cetveli ile hesaplanmaktadır. Eskiden beri kullanılan SSK hesaplamaları standarda uymamaktadır. Özellikle uluslar arası ilişkilerde ve olgularda bu hesaplamalar sonucu çıkan rakamsal veriler çok önemlidir.

3- Dolandırıcılık dosyaları; Bu amaçlı düzenlenen, etkin değerlendirme için tıbbi bilginin yanında adli mevzuat bilgisi ve simülasyon deneyimi de gerektiren dosyalar.

4- Travma dosyaları ;Hastanın travmadan ötürü gelişen yaralanma ve ölüm olguları da Adli tıp uzmanının etkinlik alanına girmektedir. Kişinin durumunu ağırlaştırıp ve/veya ölümüne sebep olan hastane veya doktorun nedensellik (illiyet) bağını saptayıp rücu sürecinde olayı olması gerektiği gibi yönlendirme adli tıp çalışma alanına girmektedir.

5- Tıbbi konular; Bu da şirkete hangi durumlarda dava açılabilir, açılmaması için ne yapılmalıdır. Dava açılırsa yönelim nasıl olmalıdır (tıbbi konularda avukatların dava dosya içeriği hazırlamak için adli tıp yaklaşımı verilerek hukuk bürosu destekleme çalışmaları yapılması adli tıp konularının kapsamındadır.

6- Sigortalı tedavi giderleri ; Sağlık kurumlarında yapılan tıbbi uygulama hataları yüzünden sigortalının ödenen tedavi giderlerinin rücusu konusunda adli süreçte danışmanlığı adli tıp uzmanları tarafından verilebilir.

7- Adli mekanik: Trafik kazası meydana geldiğinde o kazanın meydana gelmesinde mekanik kusurun ve sürücü yani insan faktörünün ne oranda hatalı olduğunun saptanması yapılır.

8- Tıbbi Hasar Danışmanı olarak adli tıp uzmanının kullanılmasının toplamda büyük bir fark yaratacaktır. Adli tıp ihtisası konularının kapsamı tam olarak tıbbi ekspertiz konularını kapsamaktadır.

Nasıl ki oto tamircisi veya yüksek makine mühendisi olmak oto hasar eksperi olmayı beraberinde getirmiyorsa ekspertiz ayrı bir eğitim, sertifikasyon ve staj konusu ise Doktor olmakta malpraktis, maluliyet, sahtecilik, simülasyon, adli tıbbi mevzuat, kriminal olaylara yaklaşım bilgisini getirmemektedir. Bunlar ayrı bir uzmanlık olarak adli tıp uzmanlarının eğitim aldığı ve bildiği konulardır.

Ayrıca şirketlerin rutin uygulamasında var olan hasar kontrollerinin saha araştırmaları için emekli albay veya emniyet mensuplarından kurulu dedektiflik şirketlerini taşeron olarak kullanmaktadırlar. Bu amaçla bu kişileri bünyelerinde çalıştırmaktadırlar. Adli tıp danışmanı evrak incelemesi ile saha çalışması gerektiren durumları saptayabilir ve saha çalışması karar verilen vakalar için araştırmacıyı ne yapması, nelere dikkat etmesi gerektiği konusunda yönlendirerek bu alanda da verimi arttırabilir.

Nov 192012
 

Hekim hatalarının ağırlıklı olduğu tıbbi uygulama hataları olguları her geçen gün artarak yargıya gelmektedir. Olayların artmasında bir çok faktör rol oynamaktadır. Faktörlere baktığımızda kamuoyunun, bu konu hakkında bilgilenmeye başlaması ve hasta hakları kavramını öğrenmeye başlamasının yanı sıra bu tip olaylarda uzmanlaşan avukatların sayısının artması da önemli rol oynamaktadır.

Ancak unutulmaması gereken önemli bir unsur hekim uygulamalarında hedef her zaman iyileştirmeye yönelik olmasına karşın bazı durumlarda iyileştirmeye yönelik girişimler bazen hastada beklenmeyen zarar verici olaylara neden olabilmektedir.

Komplikasyon kavramı bu yüzden hekimlik uygulamalarında önemli bir yere sahiptir. Risk-yarar analizi bu açıdan çok önemli ve gereklidir. Günümüz hukuk anlayışında yer alan “izin verilen risk” kavramının tıbbi karşılığı “komplikasyon” dur ve tek başına kusur sayılmaz. Dolayısıyla hekim ve diğer sağlık personelleri, tıbbın kabul ettiği risk alanı çerçevesinde gerçekleşecek kötü sonuçlardan sorumlu tutulamazlar. Ancak hekim, tedavi sonucunda ortaya çıkacak riskten ancak kusur yapması halinde sorumlu tutulabilir.

Yargıda bilirkişinin önemi çok açıktır. Davanın aydınlatılmasında bilimsel görüşler çok önemli bir rol oynamaktadır. Bilirkişi görüşü bu açıdan önem taşımaktadır. Tıbbi uygulama hataları bu açıdan ilk sırada sayılması gereken olgu tipidir. Hastada bir zarar ortaya çıktığında, bu zararın tıbbi uygulamadan kaynaklanıp kaynaklanmadığını, uygulamanın kusurlu olup olmadığını belirleme görevi, tıbbi bilirkişilerindir. Adli bilirkişilik özellikle tıbbi değerlendirmenin doğru yapılmasıyla ancak belirlenebilen tıbbi uygulama hataları olgularında mutlaka başvurulması gereken bir boyuttur.

Tıbbi bilirkişilikte temel kriter : ortaya çıkan zararın objektif kriterler içerisinde bilimsel ölçütlerde uygulamayı yapanın eğitim düzeyini göz önünde bulundurarak, aynı ortam koşullarında, aynı yetkinlik düzeyinde bir hekimin göstermesi gereken özeni gösterip göstermediğine bakarak değerlendirilmesidir.

Tıbbi uygulama hatalarının günümüzdeki biçimiyle modern tıbbın gündemine girmesi için oldukça uzun zaman geçmiştir. A.B.D. başta olmak üzere İngiltere ve Kanada gibi ülkelerde 1970’lerin sonlarından itibaren tıbbi uygulama hataları ve bunlara karşı yüksek tazminat cezaları gündeme gelmiştir. Hasta hakları ile ilgili ilk çalışmalar da aynı tarihlerde başlamıştır.

Günümüzde de çok büyük tazminat davaları olmasına ve cezalar verilmesine karşın, hekimleri sigorta eden kuruluşların bunları karşıladığı görülmektedir. 1990’lı yıllarda bu yüksek tazminatlar ve suçlamalar konunun gündeme yerleşmesine neden olmuştur.

Amerikan Tıp Enstitüsünün 2000 yılı raporuna göre A.B.D.’de her yıl 44.000 ile 98.000 arasında hastanın tıbbi uygulama hatalarına bağlı öldüğü bildirilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre yılda 234 milyon cerrahi müdahale gerçekleştirilmektedir. Söz konusu ameliyatlarla bir çok insanın hayatı kurtulmakta ya da hayat kalitesi arttırılmaktadır, ancak yine aynı araştırmaya göre, ameliyatların % 3 -17 si hastalar üzerinde istenmeyen durumlara yol açmakta ve her ameliyat olan bin hastadan sekizi hayatını kaybetmektedir.

Yurtdışı’nda tıbbi uygulama hatası iddialarının artmasının nedenleri arasında tıpta sürekli yeniliklerin görülmesi ve bunların bütün topluma hızla yayılması, toplumun bilinç ve eğitim düzeyinin artması, sigorta sisteminin gelişmesi, hak arama mücadelesi gibi çeşitli tıbbi, hukuki ve sosyal faktörler yer almaktadır.

Ülkemiz açısından konuyu değerlendirdiğimizde ise, genel ve kapsayıcı bir çalışmanın olduğunu söylemek oldukça zordur. Ülkemizde yapılan çalışmalar tıbbi uygulama hatası ile ilgili olgularda resmi bilirkişilik kurumu olan Yüksek Sağlık Şurası ve Adli Tıp Kurumu’nun önüne gelen olgular bağlamında gerçekleştirilmiştir. Yapılan çalışmalarda söz konusu bilirkişilik kurumlarının % 30 ile % 45 arasında bir oranla hekimleri kusurlu bulduğu görülmektedir. Bununla beraber, söz konusu kurumlar önüne gelen olgu sayıları yıldan yıla artış göstermektedir.

Tıbbi uygulama hata iddiası ile açılan davalarda artış, yeni Türk Ceza Kanunu’nda ceza oranlarının artması, verilen cezaların paraya çevrilmemesi, ertelenmemesi, kimi zaman ise yüksek tazminat ile sonuçlanan davalar hekimlerin bu konuda ki duyarlılığını artırmıştır. Konunun medyada giderek artan oranlarda gündeme gelmesi toplumun ilgisini çekmektedir. Ancak son dönemde Yargıtay da raporun nereden alındığından ziyade raporun yeterliliğini kriter olarak almaya başlamış olduğu gözlenmektedir.Adli Bilimler bilirkişiliği bu konuda bilimsel altyapıya sahip ,objektif ölçülere bağlı standart bir çalışma modeline sahip kişi ve kurumlar tarafından yapılmalıdır. Özel ve üniversiteler yapıların da bu konuda önde gelen yapılar olduğu ve olacağı tüm dünya uygulamalarında görülmektedir.

Nov 192012
 

Trafik kazaları yol, insan ve araç üçgeninde meydana gelen ve hem mal hem de can kayıplarına ile yaralanmalara neden olan sık yaşanan bir olaydır.

Türkiye trafik kazalarının çok fazla yaşandığı bir ülke olarak dikkat çekmektedir. Kurallara uymamakla başlayan, hız, alkol kullanımı ve yol yapım hatalarıyla birlikte büyük zararlara yol açan bir olgudur.

Trafik kazaları gibi çok etmenli olaylarda neden – sonuç ilişkilerinin ortaya çıkarılması kusur oranlarının doğru olarak saptanabilmesi için çok önem taşımaktadır. Bu da ancak bilirkişilik raporuyla mümkün olabilen bir durumdur. Özellikle yaralama ve /veya ölümle sonuçlanan trafik kazalarında adli tıp bilirkişiliği çok önemlidir.

Trafik kazalarının ülkemizde ne denli ciddi bir problem olduğunu göstermek için Amerika ve Almanya ile Türkiye arasındaki trafik kazalarıyla ilgili ölüm oranları durumun ciddiyetini de göstermektedir.

ALMANYA’DA her 100 milyon taşıt/Km için 1 ölü

TÜRKİYE’DE her 100 milyon taşıt/Km için 13 ölü

A.B.D.’DE her 100 milyon taşıt/Km için 0,3 ölü

1970-1996 arası 26 yıllık süre Türkiye’de yol uzunluğu artışı %25, kaza sayısı artışı %1694, araç-yol-insan üçlüsü (17 misli).

Uygulamada dikkatsizlik ve tedbirsizlik ile ölüm ya da yaralama suçlarında ceza davasının yanında ayrıca tazminata konu olması açısından hukuk mahkemelerinde de dava açılmaktadır.

Bugüne kadar Yargıtay’ın trafik kazaları ile ilgili hemen tüm içtihatlarında bilirkişi incelemesi yaptırılması konusu yer almış, bilirkişi incelemesi yaptırılmayan durumlarda hükmün bozulmasına karar verilmiş, raporların çelişkili olması durumunda bu çelişkinin yine bilirkişilerce giderilmesi istenilmiştir.

Trafik kazalarında bilirkişilik yapılması ve kazada taraf olan kişilerin de haklarını koruyabilmek için kendilerinin bilirkişilerden rapor alması gerekmektedir.