master

Feb 202015
 

Şiddetin her yerde ama özellikle de kadında şiddetin çok artış gösterdiği günleri yaşıyoruz. Aslında moda deyimle şiddet sarmalı her yeri sarmış vaziyette. Gerçekten şiddetin tüm ortamları ve çevremizi ele geçirmiş olduğu gözükmekte.

Herkes aynı soruyu soruyor. Bu şiddet nasıl önlenecek? Özellikle şiddetin düzeyinin okulundan evine dönen üniversite öğrencisi Özgecan’ın hunharca öldürülmesine kadar uzanması herkesi dehşete düşürmüş durumda.

Olayın boyutu sadece balkondan seyrederek görüş beyan etme aşamasını çoktan geçmiş, yaşam güvenliğini tehdit eden duruma girmiş vaziyette. Akşamüstü okulundan evine dönen üniversite öğrencisi Özgecan’ın başına bu geliyorsa herkes her şeyi yaşayabilir kaygısı itiraf edilmese de herkesin beyninde dolanan ana fikir.

Devletin konuyla ilgili birimlerinin açıklamalarını dinleyenler acaba bunlar yeterli olabilecek mi sorusunu soruyorlar. İçişleri bakanlığı, Aileden sorumlu ve sosyal politikalar bakanlığı,Milli Eğitim bakanlığı ile Başbakanlık açıklamalarını dinliyoruz.

Bu konuda yapılması gerekenleri şiddetin önlenmesi konusunda yol almış ülkelerin yaptıklarından yola çıkarak kısa bir analiz yapalım.

Olayı iki boyutta değerlendirmek gerekmektedir;

1- Olayı yaşayanlara hem mağdur boyutunda hem de saldırgan boyutunda neler yapılmalı ? İlk ve acil olarak bu konudaki önlemlerin ve uygulamaların değerlendirilmesi önemlidir. Ancak bunun tartışıldığı ortamlarda tüm yapılabilecekleri göz ardı edip tartışmayı bu suçu işleyenlerin idam cezası alıp almaması noktasından başlamak hem büyük bir yanlıştır hem de diğer önlemlerin konuşulmasını gölgelemektedir. Bu konuda da cinayeti başka bir cinayetle çözülemeyeceği noktasından değerlendirdiğimi ifade ederek devam edeyim.

2- İkinci boyut ise koruyucu önlemlerin tartışılmasıdır. Bu olayın meydana gelmesini önlemeye yönelik uzun dönemli çalışmaları içeren ve sonuçların hemen gözükmediği çalışmalardır. Ama hemen bugün başlanması ve çalışmaların yaygın ve süreklilik gösterecek şekilde sürdürülmesi çok önemlidir. Farkındalıkla başlayan,bilgilenmeyle devam eden ve bilinçlenmeyle sonuçlanabilen bir süreç uzun dönemde oluşan ama başarıldığında da çok önemli sonuçlar verebilen bir boyuttur.

Olay anından başlayarak saldırganlar için söylenmesi gereken ilk nokta caydırıcılık prensibidir. Caydırıcılık iki şekilde sağlanmaktadır. Bunlardan ilki sıfır tolerans olarak isimlendirilen ve geçmişte New York kentinin şiddetten arındırılmasını sağlayan prensibin tavizsiz uygulanmasıdır. Bu çok önemlidir. Çünkü işlenen bir suç potansiyel olarak bu suçu işlemeyi düşünen kişileri cesaretlendirebilmekte ve onların da cinsel şiddet suçu işlemesini sağlamaktadır. Bakıldığında da sansasyon yaratan cinayetlerin hemen ardından benzer suçların artış göstermesi de bunun somut göstergesidir. Kişiyi öldürdükten sonra parçalamak ve onları çöpe atmak hiç rastlanmayan bir olayken şimdi karşımıza çıkan bir boyuta dönmüştür. Bu bir tür copycat diyebileceğimiz- cinayet yöntemi taklidi -hareketidir.

Caydırıcılığın sağlanması da iki aşamada değerlendirilmelidir. İlki kolluk gücü yani polisin bu olaylardaki tutumunun net ve buna yönelik olmasını sağlayacak eğitimi almaları sağlanmalıdır. Amerikan polisi bu konularda eğitilmiş ve kesin talimatlarla bu tip olaylarda ne yapmaları gerektiği tekrarlayan eğitimlerle öğretilmiştir. Buradaki davranış modelinin polisin dünya görüşü ya da kişisel değerlendirmesinden etkilenmeyecek bir disiplinle sağlanması çok önemlidir. Bizde ise polisin bir çok olayda aile meselesi biz karışmayalım, hadi karı-koca arasında bu tip olaylar olur yaklaşımlarıyla olayı değerlendirdikleri bireyin hakkını ve korunmasını değil kurumun korunmasını ön plana aldıkları görülmektedir. Aile bütünlüğü önemlidir ama ancak kişi güvenliği sağlandıktan sonra göz önüne alınması gerekmektedir. Bunun öğretilmesi şiddet olaylarında çok önemlidir.

İkinci grup ise yargı çalışanlarıdır. Bu suçu işleyen bir kişi çok ağır ceza alacağını bilmeli ve bunun hiçbir şekilde indiriminin olmayacağının bilincinde olursa bu caydırıcılığı sağlayan bir boyut olacaktır.Kişisel görüşüm yargı konusunda şu çelişkinin çözümünün yapılması gerekliliğidir. Ceza kanunlarındaki maddeler gerçekten solid ve yeterince suçun karşılığını oluşturacak cezayı içeren düzeydedir. Ama uygulamada bu suçların hemen hepsinde hakimlerin ve savcıların iyi hal indirimine başvurdukları, tutukluğu kaldırdıkları gibi uygulamaları görmekteyiz. Bunun sosyolojik boyutta tartışmasını burada yapmak istemem ama polislerde olduğu gibi hakim ve savcıların da kadına yönelik şiddet olgularında değerlendirmelerini yaparken takım elbise giymiş olmayı ya da olay anında mağdurun çeşitli durumlarının hafifletici olduğu gibi yaklaşımların objektif görüşü zedelediği ve caydırıcılığı azalttığı görülmektedir.

Bunlardan başka olay anında yapılması gerekenlerin de gözden geçirilmesi çok önemlidir. Özellikle evde şiddetin önlenmesi konusunda aşama kaydetmiş ülkelerdeki uygulamalarda kısa sürede müdahale edilebilmesi ve kadının (% 90 ları geçen oranlarda mağdur hep kadın olmaktadır.) güvenliğinin sağlanabilmesi çok önemlidir. Bunun için en etkili yöntemin etkin olabilen alo –imdat hatları ile güvenli sığınma evleri olduğu görülmektedir. Bu konuda sadece 183 alo imdat hattıyla sınırlı telefon uygulamasının ve her geçen gün sayıları azalan sığınma evlerinin durumu göz önüne alındığında sınıfta kaldığımız görülmektedir. İtalya alo-imdat hatlarıyla önemli işler başarmıştır. Sığınma evleri ise artmak yerine her geçen gün kapatılan kurumlardır. Bu çok dikkat çekicidir. Çünkü özellikle evde kocası ya da partneri tarafından şiddete maruz kalan bir kadının ilk gereksinmesi tehlike bölgesi olan evden kaçmak ve kalabileceği bir yer bulmaktır. Krizin en önemli aşaması kalacak yerdir. Sığınma evleri bu soruna cevap olabilecek girişimler olarak ön plana çıkmaktadır. Belediyelerin ve devletin bu sorumluluğunu yerine getirmemesi, kadına yönelik şiddetin arttığı ülkemizde öldürülme oranlarını da arttıran temel unsurların başında gelmektedir. Mutlaka sığınma evleri hemen açılmalı ve gizlilik, güvenlik gibi koşulları sağlanmalıdır. Elektronik kelepçe, tehlike butonlarının ancak hemen olay yerine gelen güvenlik güçleri olan yerlerde etkili bir caydırıcı unsur olduğu ama maalesef bizde bu durumun olmadığı göz ardı edilmemelidir. Bunlar ülkemiz için kurtarıcı olamayacak yöntemlerdir.

Son olarak da yurttaş bilinci üzerinde bir şey söylemek istiyorum. Bir çok olayın çevresindeki insanlar tarafından görülmesine karşın müdahale edilmediği saptanmıştır. Eski dönemde Adana’da sokak ortasında karısına 32 bıçak darbesini 2 saat boyunca saplayan kocaya, daha dün İstanbul’da karısını evde parçalayarak çöpe atan adamı biz sesleri duyduk ama karışmadık diye medyaya demeç veren komşular örneğine kadar bir çok örnek olgu bulunmaktadır. Mutlaka ve mutlaka bu tip olaylarda hemen ihbar yapılması gerekliliğini anlatabilmek ve bu bilinci yerleştirebilmek önemlidir. Hemen müdahale edebilen alo –imdat ekipleri ve polisin ortak çalışmasıyla bu çok önemli bir caydırıcılık unsuru olacaktır. Bugünkü ben ne istersem yaparım yaklaşımının da önüne set gerecek çevre baskısı da saldırgana istediği gibi davranabilme özgürlüğünün ortadan kalkması sonucunu getirecektir.

Uzun dönemde ise toplum eğitimi çok önemlidir. Bu eğitim kısa ve orta dönemde konuyla ilgili çalışan tüm meslek gruplarına verilmelidir. Bu problem ancak multidisipliner çalışmayla aşılabilecek bir problemdir. Bu yüzden ilgili meslek grupları başta sağlık, hukuk, yargı, eğitim, psikoloji, kolluk güçleri olmak üzere tüm gruplara bu konuda bilgilenme ve bilinç oluşturma çalışmaları yapılmalıdır.

İkinci aşama ise toplum eğitiminin verilmesidir. Bu çok farklı boyutlarda değerlendirilmesi gereken bir konudur. Özellikle toplumu etkileyen kişi ve kurumlar ile ulaşılabilecek kanal ve yöntemlerle bu sağlanmalıdır. Bu konu kamu spotu kavramından çok daha fazlasını ifade etmektedir. Lider konumundaki kişilerden başlayarak şiddeti kullanılan ifadelerden çıkartmak, çözüm için uzlaşmayı ön plana çıkarmak ve bireyin önemi ve değerini anlatabilmek çok özetle yapılması gereken öncelikli eylemlerdir. Burada cinsiyet ayrımcılığının, şiddet toleransının ve diğer başka sosyal değerlerin de eklenmesi gerekir ama yazının hacmini çok aşacağından sadece bunları belirterek yazıya son vermeden önce mağdur olan,şiddeti yaşayan kişinin hemen polis ve yargıya başvurarak hakkını arayabilmesi pratikte zor gözükse de gereklidir ve bunu ilk adımı da adli rapor alarak hasarın resmi olarak tespitinin yapılmasıdır. Bu kişinin hakkını koruyabileceği en önemli belgedir.

Apr 012013
 

Yargının çalışma mekanizmasında en önemli aşamalardan birisi bilirkişilik kurumudur. Bilirkişinin fonksiyonu görüş vermesidir. Bilirkişi görüşü yargı için çok önemlidir.

2009’da yayınlanan Dünya Bankasının Yargılamada bilirkişilik müessesesi hakkında mukayeseli çalışma başlıklı bilirkişiliğin sorunlarının 4 ülke ile yapılan karşılaştırmalı çalışmanın inceleme raporundaki tanıma göre bilirkişi görüşü mesleki, bilimsel ya da teknik bir konuyla ilgili olarak yasal kovuşturmada kanıt olarak sunulacak (yazılı veya sözlü) herhangi ifade olarak tanımlanmaktadır.

Adli Tıp/Bilimler bilirkişiliği, insan ve insanla ilgili olarak konusunda yargının sormuş olduğu sorulara almış oldukları eğitime bağlı olarak cevap verilmesidir.

Bilirkişilik alanlarının özellikle son dönemde çok geniş bir spektrumda yer aldığı gözlenmektedir. DNA analizleri. adli genetik, adli muhasebecilik, adli dijital incelemeleri, tıbbi uygulama hataları, şiddet olguları başlıca alanlardır.

Bilirkişilik çalışmalarında temelde laboratuarda ölçülen değerlerin ve/veya geçmişte yapılmış uygulamaların raporlarının incelenerek analizi ve değerlendirilmesi yapılmaktadır. Burada çok önemli bir boyutun gözden kaçtığını da hemen belirteyim. O da adli bilirkişiliğin yoruma dayalı bir sistem olduğu için güvenirliliğinin tartışmalı olduğu görüşüdür. Bu kesinlikle yanılgıdır çünkü yapılan tüm yorumların mutlaka olaydaki ,dosyadaki geçmişte yapılmış çalışmaların değerlendirilmesi, laboratuvar sonuçları ve standart uygulamalar kapsamında bakılarak değerlendirildiği ve sonuç yorumunun da bilimsel referanslar verilerek yapıldığının altını çizmek gerekiyor.

Başka bir deyişle adli raporda yazılan sonuç mutlaka objektif, ölçülebilir ve bilimsel değerlere standartlara dayanmaktadır, dayanmalıdır da.

Adli Bilirkişi, raporuyla adli kılavuzluk yapmakta, davanın doğru ve çabuk sonuçlanmasını sağlamaktadır. Zaten ana işlevi de yargıya yardımcı olmaktır.

Son dönemdeki çapraz sorgulamayla başlayan değişim sürecinde artık taraf bilirkişiliğinin uygulanmaya başladığı gözlenmektedir. Uzun yıllar Yargıtayın mutlaka bakanlığa bağlı kurumdan alınan raporları sadece kabul ediyor olması günümüzde değişmiş ve artık Yargıtay raporun kim tarafından verildiğine değil içeriğini ön plana almaktadır.

Bilirkişiliğin konusunda bilimsel içeriğe ve donanıma sahip , konusunda uzman olan kişiler tarafından yapılması çok önemlidir.

Bugün sayısı hızla artan konularında yetkin akademik çalışmalar yapan adli tıp öğretim üyelerinin raporlarıyla çok sayıda olgu çözümlenebilmektedir.

Mar 112013
 

8 mart kadınlar günü olarak kutlanmaktayken bu yıl 8 mart hep kadına yönelik şiddetin vurgulandığı bir güne dönüştü. Çünkü kadına yönelik şiddet her geçen gün artan ve sadece olayların değil şiddetin düzeyinin arttığı, ölümlerin sayısının çoğaldığı dikkat çekmekte.

Şiddet toplumun en küçük birimi olan ailede görüldüğünde sonuçlarının özellikle kurbanın daha sonraki dönemde nasıl yaşayacağı perspektifinden bakıldığında dramatik sonuçların var olduğu bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şiddetin yaşandığı durumlarda şiddete maruz kalan kadının yapması gereken haklarını aramak yani mahkemelere başvurmaktır. Mahkemeye giderek hakkını arayan şiddet yaşamış bir kadının durumu değerlendirilirken yaşanan olayın ne kadar hasar yarattığının saptanması yargının olayı değerlendirmesi için en önemli kriterdir.

Yargının işlemesindeki zaman açısından uzayan süreler olayı yaşayan kişinin mahkemeye çıktığında yaşadığı şiddete bağlı oluşan yaraların geçmeye başlaması ve bu yüzden de değerlendirilememesi sonucunu beraber getirir.

Bu yüzden de vücuttaki hasarların belirlendiği somut, objektif ve ölçülebilir bir adli tıp raporu burada olayın ne olduğunu ve hasarları gösteren tek kriter şeklindedir.

Adli tıp raporu şiddet yaşamış tüm kurbanların olayı yaşadıktan hemen sonra alması gereken ve mahkemeye başvurup haklarını aradıklarında onların durumunu anlatabilecek tek belge olarak çok önemli bir rapordur.

Kişiler olayı yaşamış, şiddetin yaşamlarını olumsuz etkilemiş olduğu kişiler olarak adli tıp raporu alma konusunda habersiz olabilir, geç kalabilir ya da bunu yapabilme becerisini gösteremeyebilir. Avukatların mutlaka bunu yapmaları, şiddetin yoğun olarak yaşandığı olgularda da rapor dışında adli tıp uzmanından görüş alarak mahkemeye sunmaları kurbanın haklarını arayabilmeleri için çok doğru bir adımdır.

Feb 062013
 

Son günlerde kamuoyunu çok meşgul eden Amerika’lı Sarah Sierra’nın sur dibinde başının taşla ezilerek öldürülmesi olayı hala aydınlatılamadı. Olay öldürülen Sarah’ı incelediğimizde ilginçleşiyor. Yoksa başı taşla ezilerek öldürülen bir kadın öyküsü ülkemizde sıklıkla karşılaştığımız bir öge. 2013 yılının Türkiye’sinde kadınlar her gün şiddete maruz kalarak öldürülüyorlar ve ellerimiz, kollarımız bağlı seyrediyoruz. Taşla kafası ezilerek öldürmenin de öfkeli, nefret dolu kocanın karısına sıklıkla uyguladığı bir yöntem olarak da karşımıza çıktığının da altını çizelim.

Sierra cinayetinin düşündürdüklerine bakacak olursak öncelikle gündeme sur bölgesi olarak nitelendirilen Sarayburnu’ndan Zeytinburnu’na kadar uzanan turistlerin çok gezdiği bu bölgenin evsizler, berduşlar, sokak çocukları ve tinerciler tarafından işgali ve buranın tehlikeli bir bölge olması var. İstanbul gibi dünyanın sayılı metropollerinden birinin belediye başkanının bir an önce buraya el atarak mezbelelikten kurtarması, modernize etmesi sonra da bunu kamuoyu ile paylaşarak imaj düzeltmesine ihtiyaç var.

Emniyet Müdürlüğünün olay yeri incelemeden başlayarak çok yönlü yaptığı etkin çalışmayı her olayda bu kadar hızlı ve etkin şekle dönüştürmesi halinde caydırıcılığının çok artacağını da belirtelim.

Olaydaki biyolojik delillerin adli tıp kurumu laboratuarlarında değerlendirilmesiyle gerçeklere ulaşılacak ve buradaki sonuçların ancak 3 ay içinde verileceği söyleniyor ki bu önemli. Çünkü adalette hız çok önemli. Ne kadar iyiniyetli çalışırlarsa çalışsınlar tüm ülke yükünün tek bir laboratuvara kitlenmesi yargıyı yavaşlatıyor. Demek ki yargı üniversitelere, bilim adamlarına da bilirkişilik fonksiyonunu paylaştırarak hem kaliteyi yükseltecek hem de hızı sağlayacak.

Son olarak da her ne kadar Sarah ölüm öncesi yaptıkları- seyahatler- yazışmalar– görüşmeler- para harcamalarla soru işareti uyandırıyorsa da ölümünün yanlış zamanda yanlış yerde olmaktan kaynaklandığını, o anda karşısına çıkan en az 2 veya fazla kişinin saldırısına maruz kalmış ve öldürüldükten sonra tableti, i-padi satılmak için alınmış ve ölümden sonra cinsel ilişkiye girildiği düşüncesinde olduğumu söyleyerek yazıyı bitirmek istiyorum.

Jan 312013
 

Boşanma son yıllarda artarak karşımıza çıkan bir olay. Aslında iki erişkin insan birlikte olmaya karar veriyorlar, bunu resmi bir akt’e bağlıyorlar ama sonra taraflarda anlaşmazlık çıkıyor ve ayrılmaya karar veriyorlar. Resmi
olarak birleştiklerinden resmi olarak da ayrılmaları lazım ve boşanıyorlar. Buraya kadar aslında problem yok gözüküyor. Var olanlar da bu konunun çerçevesinde değil.

Ancak eğer bu çiftin çocuğu ya da çocukları varsa o zaman durum değişiyor. Neden değişiyor. Çünkü ebeveynlerden birinin yanında kalacak olan çocuğun yetişmesinde bu taraf hangisi olmalı, anne de mi yoksa babada mı kalmalı
soruları gündeme geliyor. Hangisi çocuğun yetişmesinde daha olumlu olacaktır ve pozitif katkı verecektir?

Bunun cevabının verilmesi gerekiyor. Başka bir deyişle çocuğun yüksek yararı adına kiminle yaşamalıdır sorusuna cevap verilmesi gerekmektedir.

Bu soru nereden çıktı diyenlere hemen 1989 da Birleşmiş Milletler tarafından ortaya konan ve kısa sürede tüm dünyada kabul edilen çocuk hakları sözleşmesinden bahsetmek gerekir. Türkiye’de bu sözleşmeyi imzalayarak taraf olmayı kabul etmişlerdir.

Sözleşmenin temel felsefesi yapılacak her tür eylemde ana amacın çocuğun yüksek yararına olması gerektiğidir.

Boşanan çiftler içinde çocuk kimde kalacak sorusuna cevap aranırken temel yaklaşımın bu olması gerekmektedir. Yargı kararını verirken bu soruya cevap aramalı ve hangi tarafın çocuğun yüksek yararına katkıda bulunacaksa çocuğu o
tarafa vermelidir.

Burada da yargının bilirkişiye başvurarak onun verdiği rapora dayanarak karar vermesi daha amaca yönelik kararlar verilmesini sağlar. Çocuk hakları sözleşmesini iyi bilen, çocuk gelişimini bilen ,bu konuda uzmanlaşmış bilirkişiden rapor alınması konuda kararı kolaylaştırır.

Boşanma olgusunda tarafların daha iyi ebeveyn olduklarını gösterebilmeleri içinde çocuk hakları uzmanından, psikologlardan, psikiyatristlerden durumu anlatan raporlar almaları durumlarını daha güçlendirebilir.

Özellikle tarafların birinin alkol kullanıyor olması, şiddete yatkın olması ya da kumar alışkanlığının olması gibi durumların değerlendirilmesi önemlidir. Özellikle de yabancılarla yapılan evliliklerde durumun değerlendirilmesi
çok önemlidir. Burada yabancılar tarafından çocukların kaçırılması olayına rastlanması da pratik açıdan karşımıza çıkan bir durumdur.

Boşanma davalarında eğer çocuğun velayeti söz konusu ise o zaman mutlaka çocuğun iyi yetişebildiği ortamda yaşayabilmesi önemlidir. Çocuğun yüksek yararı adına karar verilmesinde de bilirkişi raporu çok önemlidir.

Jan 212013
 

Türkiye’de şiddet ama özellikle de kadına yönelik şiddet her geçen gün hızla artmakta. İlk anda bakıldığında bu kadar konuşulan ve düne göre önlemler alındığı bir ortamda neden kadına yönelik şiddette bariz bir artış var sorusu aklımızı karıştırıyor ama kaçınılmaz bir gerçek var ki kadına yaralama ve ölümle biten şiddet acil önlem alınmayı gerektirecek kadar fazlalaştı.

Kadına yönelik şiddeti yaralama ve ölümle biten diye kategorize ederek ayırdım çünkü dayakla biten şiddetin kaydını bulmak zor hatta imkansız. Neden mi? Çünkü bunun kayda geçmesi ancak dayak yiyen kadının karakola gidip şikayette bulunması sonra da hastaneden adli tıp raporu almasıyla mümkün.

Ama bu da yapılmıyor ya da yapılamıyor. Çünkü evde partnerinden dayak yiyen kadın;

1- Şikayetçi olmaktan korkuyor,

2- Nereye gideceğini bilmiyor,

3- Gittiği yerde sorunu çözen bir yardım alamıyor,

4- Toplumda kanıksanmış ,kabul gören bir durum olduğundan karşı çıkmıyor.

Halbuki bakarsanız Aileden sorumlu bakanımız büyük gayretlerle çözümler üretmeye, dayağa karşı çıkmaya çalışıyor ama yeterli olmuyor. Burada ortaya konan önlemlerin yeterliliği, önceliği ve gerekliliği tartışılabilir ama şu anda konuya odaklanmak adına bunları başka yazıda tartışmalıyız.

Kadına yönelik şiddet neden artıyor?

1- Kadının değeri toplumsal olarak azalmakta yani kadının değeri yok,

2- Ceza kanununun caydırıcılığı ya da daha doğru bir deyişle kanunun uygulanması sırasında yeterince güçlü yaptırımların olmaması,

3- Dayak yiyen kadının adli tıp raporuyla durumu belgelemesi halinde karşı tarafa ceza verilecekken bu konuda yeterli bilincin oluşmamış olması ve ilgili çalışanların bu konudaki eğitimlerinin yetersizliği,

4- Toplumsal olarak bu konudaki duyarlılığın olmaması

Bu yukarıda sayılan nedenlere eklenebilecek başka nedenler de mutlaka vardır ancak bu yukarıda saydığım 2 si toplumsal değerlere bağlı ikisi ise pratik uygulamalara bağlı olan bu 4 neden kadına yönelik şiddette kaygı veren artışları getirmektedir.

Son olarak şunun altını çizmeden de duramayacağım. Kadına yönelik şiddetin insidansı yani görülme sıklığı artıyor ama dehşeti oluşturan şiddetin dozunun çok artmış olması, öldürme olgularının sayısının çok artmış olması.

Nedenlerle başladık önlemler devam edeceğiz.

Jan 052013
 

Karbon monoksit zehirlenmeleri ve buna bağlı ölümler kış ayları geldiği zaman hep gündeme gelen bir konudur. Bu durum yine tekrarlamış ve son ayda 8 ölümle karbon monoksit zehirlenmesine bağlı ölümler yine kendini hatırlatmıştır.

Bu 21. Yüzyılda dünyanın en büyük ülkelerinden birisi olma iddiasında olan Türkiye için utanç kaynağıdır . Çünkü gelişmiş hiçbir ülkede karbon monoksit zehirlenmesine bağlı kış aylarında bu sayıda ölüm gerçekleşmemektedir .Neden mi? Basit bir cevabı var. Dedektör.

Karbon monoksit renksiz ve kokusuz bir gazdır . Ortamda olduğunu anlayabilmek kolay değildir. Ancak daha dramatik olan boyutu karbon monoksit gazı önce kasları etkiler sonra bilincin etkilenmesi söz konusudur. Yani kol ve bacaklarını hareket ettiremeyen kişinin bilinç, açıktır ama bu durumdan kurtulabilmek için hareket edememektedir. Bu da bu olayı çok dramatik boyuta getirmektedir.

Her yıl yaklaşık 80 ölümün gerçekleştiği ve 2000 zehirlenme olgusunun saptandığı bu durum basit bir dedektör zorunluluğu yönetmeliğiyle halledilebilir bir durumdur. Bu dedektörün konulmadığı binalara ruhsat verilmemesi olayı çözecektir.

Olayın adli tıp boyutuna baktığımızda karbon monoksit zehirlenmesine bağlı ölümlerin karakteristik özellikleri vardır. Özellikle dış bulgularda ölü lekelerinin parlak kırmız renkte olmaları çok belirgindir. İç organlarda da bu durum gözlenmesi spesifik bir durumdur.

Karbon monoksit zehirlenmelerinde laboratuvarda kandaki karbon monoksit düzeyinin ölçülmesi en net sonucu verir. Burada da kandaki düzeyin en çok % 65 -70’lere çıktığını ,bazı durumlarda biraz daha yükselebileceğini ama hiçbir zaman % 100’e çıkmayacağını bilmek gerekir.

Özetle karbon monoksit zehirlenmeleri hiçbir zaman kader değildir. İhmal başta olmak üzere insan kaynaklı bir hatadır. Mutlaka buna yol açan durumun saptanması ve bu olaya neden olan kişi ve kurumların soruşturulması, hakkın aranması gerekir.

Nov 302012
 

Bilirkişilik yargının karar vermesinde çok önemli rol oynayan bir mekanizmadır . Davanın aydınlatılabilmesi için o konuda eğitim almış, deneyim ve birikimi olan uzmanların görüş bildirmesi şeklinde gerçekleşir. Bilirkişilik, insanla ilgili konuları kapsıyorsa adli tıp uzmanları bilirkişilik için ilk adrestir.

Adli Tıp ,insan vücudunu ve insanla ilgili davranışların yarattığı sonuçları hukukun yargı aşamasında doğru ve bilgilenmiş olarak değerlendirebilmesine yönelik çalımalar yapan bir bilim dalıdır.

Adli Tıp çok geniş bir spektrumda çalışmalar yapar. İlk sırayı toplumda en çok karşılaştığımız şiddet olayları almasına karşın bir çok farklı konuda çalışmalar yapmaktadır.Boşanmada velayetin çocuğun yüksek yararına yönelik verilmesinden mobbing olgularına, tıbbi uygulama hatalarından adli belge incelemelerine kadar çok yönlü çalışmalar yapmaktadır.

Şunu da belirtmek gerekir ki adli tıp uzmanının bakış açısı hukuka yardımcı olabilmek için gerekli yaklaşımın sağlanması ve buna göre olayın analizinin yapılmasıdır. Bu da olgularda diğer uzmanlarla işbirliği yaparak görüş oluşturma prensibine dayanmaktadır.

Bunu örnekleyecek olursak cerrahide meydana gelmiş bir tıbbi uygulama hatasında olayın hatalı uygulama mı olduğu, başka yanlış uygulamaların olup olmadığını bir yetkin cerrahi uzmanına danışarak öğrendikten sonra olayın sonucunu adli tıp uzmanı hukuki aşamada işlevsel olabilecek şekilde oluşturacaktır.

Bir başka örnekte de adli tıp uzmanı çocuk hakları konusunda uzmanlaşmışsa bir psikologla birlikte boşanma aşamasında çocuğun velayetinin kimde kalması gerektiğine onunla birlikte çalışarak karar verecek, psikoloğun taraflarla görüşme raporunu bilirkişilik açısından analiz edecektir.

Tüm gelişmiş ülkelerde uygulanan çapraz sorgulama ve taraf bilirkişiliği uygulamalarının ülkemizde de uygulanmaya başlaması bilimsel görüşün ön plana çıkma şansını oluşturması açısından çok önemlidir.

Artık eski uygulamada olduğu gibi sadece Adalet bakanlığı Adli Tıp Kurumundan gelen görüşü değil artık uzmanın görüşü önem kazanmıştır. Başka deyişle artık bilirkişilik raporunun adresi değil içeriği ön plana çıkmıştır.

Bunun sağlanmasın da ülkemizdeki yargı sisteminde büyük önemi olan Yargıtay kararlarının büyük bir ağırlığı bulunmaktadır.

Sonuç olarak adli bilirkişilik uygulamalarında verilen raporların bilimsel görüşü içeren, referansa dayanan ,objektif kriterlere bağlı düzenlenmesi ve mutlaka yetkin, konusunda uzman ve akademik yaklaşıma sahip bilirkişilerden alınması önemlidir.

Nov 232012
 

Aile içi şiddet, aileden birinin yaralanması, ölmesi veya aynı evde ikamet eden aile üyelerinin birinin zarar görmesiyle sonuçlanan saldırı, dayak, cinsel saldırı, dövme veya her türlü şiddet davranışıdır. Genel anlamda konuşurken, aile veya aile üyesi, eş, önceki eş, evlilik veya kan yoluyla akraba olanlar, aile gibi birlikte yaşayanlar veya geçmişte bir aile gibi yaşamışlar ve birlikte kalmayan veya evli olmayan ancak çocuk sahibi olanlar veya herhangi zamanda birlikte yaşamış kimseler bu kapsamda değerlendirilmektedir. Ancak yapılan çalışmalar göstermiştir ki olayların büyük çoğunluğunda evde yaşayan kadın mağdurdur. Şiddet davranışları tekrarlayıcıdır. Kadınla beraber evdeki çocukta şiddete maruz kalmaktadır. Aile içi şiddet bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Aile içinde güçlünün güçsüze yönelik saldırganlığının özellikle fiziksel olarak cezalandırılması olarak yaşanan şiddete maruz kalan başlıca 3 grubun olduğu görülmektedir. Bunlar çocuklar, kadınlar ve yaşlılardır. Bu üç grubun içinde de çocukların kırılgan ve savunmasız oldukları için en çok yaralanan ve iz taşıyan grup oldukları dikkati çekmektedir. Çocuk istismarı olarak isimlendirilen çocuğun gelişiminin engellendiği her türlü davranışların büyük oranda şiddet davranışlarından kaynaklandığı görülmektedir.

Aile-içi şiddet, bugüne kadar bir çok farklı isim altında tanımlanmış olmasına rağmen, hepsinin de üstünde durduğu temel görüş değişmemektedir : Toplumun en küçük birimini oluşturan bir ikili ilişki içinde, eşlerden birinin diğerine zarar verecek davranışlarda bulunmasıdır. Aile-içi şiddet, sadece fiziksel hırpalama ile sınırlı tutulamaz.

Bu konuda çalışmalar yapan araştırmacılar, duygusal istismarın fiziksel istismardan daha uzun süreli etkilerinin olacağına inanmakta ve sürekli aşağılanan, aptal, çirkin, değersiz olduğu söylenen kişinin zamanla bunları içselleştirebileceğini ve kendi kendini de böyle görmeye başlayabileceğini vurgulamaktadırlar. Böylece, duygusal istismarın, istismarcının konumunu sürdürmesini kolaylaştıracağı açıktır. Çünkü kadın, durumunu değiştirmeyi veya bu kötü ortamdan uzaklaşmayı beceremediğini düşünür. Bu da, “Dövülmüş Kadın Sendromu” nun temel özelliklerinden biridir.

Eşler arasındaki şiddet, üç biçimde karşımıza çıkmaktadır.

Fiziksel şiddet: Fiziksel olarak ağrı-zarar veren veya verebilecek her türlü davranış

Duygusal istismar: Sürekli aşağılayıcı sözler söylemek, isimler takmak, yeterli para vermemek, arkadaşlarını ailesini görmesini engellemek, yapmak istediği şeylere zorlamak, çocuklarından ayırmakla tehdit etmek gibi bir çok farklı davranışı içerir. Ayrıca, yardıma muhtaç durumda veya hasta kişiye yeterli desteği sağlamamak ve dinsel değerlerini ve geldiği toplumsal sınıfını aşağılamak da bir istismardır.

Cinsel istismar: Bir kişiyi, istemediği zaman ve şekilde cinsel ilişkiye zorlamak; gebelik veya seksüel yolla bulaşan hastalıklara karşı korunmasına engel olmak gibi cinsel davranışlar bu başlık altında toplanabilir.

Kurbanın hayatını tehlikeye soktuğu için, fiziksel istismar, aile-içi şiddetin en ciddi şekli olarak düşünülmesine rağmen, diğer istismarcı davranışlar hafife alınmamalıdır. Çünkü, diğer istismar biçimleri çoğu zaman, fiziksel şiddetin habercisidir. Kadın, aşağılandığını hissettiği zaman veya rahatsız olduğu bir davranışa ilk maruz kalışında, eşinden, bu şekilde davranmamasını kesin bir dille istemelidir. Her çiftin yaşamında karşılaşabileceği hoşa gitmeyen anların, istismar içeren bir ilişki ile farkı, saldırının tek taraflı ve süreğen olmasıdır. İstismarcı, tekrarlamamaya söz verse bile, ne ilk ne de üçüncü hiçbir zaman son değildir. Şiddet içeren evlerde, eşlerden biri, kaba kuvvet kullanarak veya kaba kuvvet tehdidi ile, diğer aile üyelerinin kontrolü altına almıştır.

Aile-içi şiddet, kendine özgü dinamik ve riskleri ile, diğer suçlardan farklıdır. Kadın, en doğru tavrı gösterip, ilk şiddet işaretini fark ettiğinde ilişkiyi sonlandırsa bile, devamlı bir tedirginliğin kurbanı olmaktan kurtaramaz kendini. Takip (stalking) suçlarının büyük çoğunluğu, evlerini terk eden kadınlara karşı, eski eşleri veya erkek arkadaşları tarafından işlenmektedir. Takibin mantıklı bir nedeni yoktur, amaç, kurbanı tedirgin etmek ve kızdırmaktır. Erkek terkedilmiş olmaya tahammül edememekte ve kurbandan intikam almak istemektedir. Sürekli telefon etmek, mektuplar-hediyeler postalamak, her yerde gözaltında tutmak, kurbanın arabası veya eşyalarına zarar vermek, karşılaşmak için sık sık tesadüfler yaratmak tipik davranışlardır. Bir çok ülke, takibi önlemek amacıyla özel kanunlar yapmıştır, böylece takipçi, davranışları tehlikeli bir hal almadan yakalanabilmektedir.

Bazı uzmanlar aile-içi şiddetin hızla arttığını, bazıları ise, istismarı bildiren kadın sayısının arttığını düşünmektedir. Her iki durumda da, sayılar bize çok yaşanan bir problemle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Yapılan çalışmalar aile-içi şiddetin sınır tanımadığını, dünyanın her yerinde, bir problem olarak insanlığın karşısına çıktığını göstermektedir.

Çalışmalar sonunda, aile içi şiddet için 11 temel risk faktörü ortaya koymuştur. Gelecekte yaşanacak aile içi şiddetin en önemli habercisi, daha önce ailede yaşanmış olan şiddet içeren davranışlardır. Bu, risk faktörlerinin en önemlisi olarak sayılmaktadır.

Diğer risk faktörleri:

* Erkeğin işsiz olması

* Erkeğin yılda bir veya daha fazla kez yasadışı ilaç kullanması

* Kadın ve erkeğin farklı dinlerden olması

* Erkeğin, babasının annesine kaba kuvvet kullanmasına tanıklık etmesi

* Birlikte yaşayan, evli olmayan çiftler

* Erkeğin işçi ya da bedeni ile para kazanan gruptan olması

* Erkeğin düşük eğitim seviyesinde olması

* Erkeğin, 18-30 yaşları arasında olması

* Evde çocuklara karşı şiddet kullanılması

* Ailenin gelirinin yetersiz olması

Bu faktörlerden ikisinin bir arada bulunması ile riskin iki katına çıktığını, 7-8 faktörün var olduğu ailelerde ise riskin 40 kat fazla olduğu belirtilmektedir. Aile-içi şiddetin ortaya çıkışında ilişkinin niteliği de önemli bulunmaktadır. İlişki içinde, çiftlerden birinin diğerine kontrol etme isteği ilişkiye dair en önemli risk faktörüdür. Hemen tüm ailelerde şiddet, küçük gerilimlerle başlamaktadır. Aile-içi şiddet olguları evliliklerin ilk yıllarında ve kararların ortak alınmadığı ailelerden daha sık karşımıza çıkmaktadır.

Şiddet içeren ailelerde büyüyen çocuklar, bir tür post-travmatik stress bozukluğu olarak da tanımlanabilecek, bir takım fiziksel semptomlarla da karşımıza çıkabilmektedirler: Boğaz ağrısı, grip benzeri tablo, insomnia, enüresis nokturna gibi. Bu semptomların, çocukların ortamdan uzaklaştırılmaları ile ortadan kaybolduğu gözlenmiştir.

Şiddete maruz kalan kadınların bir kısmı, yaşananların çocuklarına da zarar verdiğini fark edebilirken, büyük çoğunluğu ise, aileyi dağıtmanın onlar için daha iyi olduğunu düşünmektedir.

Aile-içi şiddetin, çocuklar üzerindeki en büyük etkisi, çocukların ailede işlerin böyle yürüdüğüne inanmalarıdır. Bu çocukların, geleceğin şiddet kurbanları veya istismarcıları olma ihtimalleri daha fazladır Genç erkeklerin babalarını öldürme nedenlerinin başında, babasının annesini dövmesi yer almaktadır.

Babasının annesine uyguladığı şiddete tanıklık eden erkek çocuk, kadınlara şiddet uygulamanın normal bir davranış biçimi olduğunu öğrenecektir. Ayrıca, bu çocuklar yaşamlarındaki her tür problemin, zıtlaşmanın çözümünü şiddetle sağlamaya çalışacaktır.
Şiddet içeren evlerde büyüyen gençler, madde kullanımı, intihar ve evden kaçmalar açısından büyük risk altındadırlar.

Çocuklar, gençler ve aile-içi şiddet:

Aile-içi şiddet sonucu kalıcı zararlar görenler sadece kadınlar değildir. Şiddet içeren davranışların yaşandığı evlerde büyüyen çocuklar, anne karnından erişkinliklerine kadar, doğrudan hedef olmasalar bile, ciddi olarak etkilenmektedirler.

Annelerinin maruz kaldığı şiddete tanıklık eden çocuklar, iki-üç kat daha fazla istismar riski altındadır. Küçük çocuklar çoğu zaman, fırlatılan veya devrilen eşyalar sonucu yaralanmaktadırlar. Yapılan bir çalışma, 14 yaş üstündeki erkek çocukların %62’sinin, araya girip, annelerini korumaya çalışırken yaralandığını ortaya koymuştur. Ayrıca, eşlerinin şiddetine maruz kalan kadınların çocuklarına daha sert cezalandırma metotları kullandıkları düşünülmektedir.

Çocuklar fiziksel olarak yaralanmasalar bile, ciddi olarak zarar görürler. Anne-baba olayları gizlemeye çalışsa bile, çoğu zaman başarılı olamamaktadırlar. Çocuklar, olaylar için kendilerini suçlayabilmekte veya bütün enerjilerini anne-babalarının kavga etmelerini önlemek için kullanabilmektedirler. Uzmanlar, bu ortamda yetişen çocukların vücut dirençlerinin düşük, kendine güvenlerinin az, impuls kontrollerinin zayıf, uzun süreli uyku bozuklukları olabildiğini vurgulamaktadırlar.

Bütün çocuklar bir çok problem için risk altında olmalarına rağmen, spesifik psikolojik ve sosyal problemler ve ortaya çıkış zamanları açısından kız ve erkek çocuklar arasında farklılıklar dikkat çekmektedir. Ailede yaşanan olaylardan, erkek çocuklar, erkeklerin kadınlara istedikleri gibi davranmaya hakları olduğu; kızlar ise kadınların istismarcı davranışlara katlanmaları gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar.