Sağlık Hakkı
Hak, toplumun iradesi tarafından kabul edilmiş bir düzen unsuru olan hukukun, en temel ve koruma altına aldığı metafizik kavramlardan bir tanesidir.
Söz konusu kavramın tarihsel ve felsefi gelişimini dikkate aldığımız zaman hukuk sistemi içerisinde çok boyutlu bir konuma oturduğu görülmektedir. Bu çerçevede kavramsal bir analiz yapıldığın da; hak, evvela düzenleyici hukuk kurallarının fertlere bir mal veya diğer kişilerin davranışı üzerinde tanıdığı yetkilerdir1. Fakat bir çok durumda hukuk kurallarının haklar üzerindeki işlevi sadece var olanı ortaya çıkarmaktır.
Yani ikinci boyutuyla hak, insanların doğuştan getirdikleri ve pek çok zaman devredilmesi mümkün olmayan olgulardır. Dolayısıyla bu bağlamda kamusal otoriteye düşen görev, temel hakların birey için tesisinden daha fazla, kullanılabilmesini sağlamak amacıyla korunmasıdır. Hak kavramının bu iki boyutu, hukuk içerisinde hakkı üç farklı niteleme içerisine sokmaktadır. Bahsettiğimiz gibi evvela bir çoğuna bireylerin doğuştan sahip olması nedeniyle hukuksal bir ilkedir, diğer bir taraftan kişilerin toplumsal ilişkiler anlamında güvence altına alınması bakımından bir hukuki amaçtır ve son olarak pek çok hukuki ilişkide öne sürülen iradenin gerçekleştirilmesi bakımından tanıdığı yetkiler nedeniyle ise hukuki bir araçtır. Bu üç sac ayağı üzerinde hak kavramı, adil bir toplumsal yaşam ve işlevsel özellikte bir hukuki düzen için en temel gereksinimdir.
Kavramın tarihsel diyalektik içerisindeki seyrine göz attığımız zaman, Tanrı veya monarşi kaynaklı yönetim ve hukuk sistemleri içerisinde hak kavramı sınırlı ve alınıp verilmesi bakımından keyfiyete dayalı olarak algılanmıştır aynı zamanda bireyin otoriteyle olan ilişkisinde ise sınıfsal farklılıkların yarattığı bazı imtiyaz sahibi bireyleri istisna olarak nitelendirirsek asla kabul gören bir olgu olmamıştır. Rönesans ve Reformun sorgulayıcı ve devrimci sistematiği ile beraber, insanın sadece insan olması nedeniyle doğuştan bir takım devredilemez ve geri alınamaz haklara sahip olduğu kabul görmeye başlamış, fakat insan hakları kavramının pratikte de uygulanmaya başlaması 20. yy.ın ilk yarsını bulmuştur. İnsan hakları konusunda evrensel anlamda en önemli adım Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ve Genel Kurulca ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesidir (İHEB).
İnsan haklarını evrensel bir değer olarak tanımlayan ve anlamlandıran sözleşme herhangi bir denetim mekanizması olmaması nedeniyle tek başına yaptırım gücüne sahip değildir, fakat ortaya koyduğu temel felsefe ve bakış açısı ile ikinci dünya savaşı öncesi totaliter rejimlerin uygulamalarıyla bir sorunsal olarak ortaya çıkan insan hakları kavramına önemli katkılarda bulunmuştur.
Temel insan hakkı deyince akla ilk gelen ve diğer hakların da var olması için bir sebep unsuru teşkil eden en önemli kavram yaşam hakkıdır. Bu kavramın salt biyolojik bir varoluşu ve idameyi nitelendirmesi de beklenemez, öznesi insan olan yaşama hakkı görünüşünden daha derin anlamlar taşımakta, bir değer olarak kabul edilen insanın; onuruna layık olarak doğması, var olması ve gelişmesini nitelemektedir. Bu bağlamda ilk somutlaşan özgürlük olan yaşam hakkı en üst düzeyde korunma zorunluluğu altındadır, bu en azından toplumsal diyalektiğin bir öznesi olan insanın var olabilmesi ve sosyalleşmenin gerçekleşmesi için olmazsa olmazdır2. Yaşam hakkının kavramsal bütünün oluşturan en önemli öğe sağlıklı bir yaşamın tesisi ve sürdürülmesidir. Yani bireyin vücut dokunulmazlığı ve dolayısıyla en temel manada sağlığı da koruma altına alınmıştır. Yaşamın hem sosyal hem de bedensel açıdan iyi ve ahenkli şekilde devamı gerekliliği sağlık hakkının doğumuna sebep olmuştur. Şüphesiz ki bireylerin sağlığının korunmadığı, sağlıklı yaşam için gerekli önlemlerin alınmadığı ve hizmetlerin verilmediği bir ortamda yaşama hakkından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla yaşama hakkından söz edilebilmesi için iyi işleyen bir organizmanın devamlılığı ve varlığı önemlidir. Sağlık hakkı bu boyutlarıyla yaşama hakkını ayakta tutan en temel haklardandır3. Söz konusu çerçevede uluslar arası sözleşmelerde taraf devletlere yüklenen negatif ve pozitif (müdahale etmeme ve koruma) yükümlülükleri ve hakkın temel felsefesini dikkate aldığımız zaman, devletlerin her koşulda bireylerin sağlıklı bir yaşam sürmelerini sağlamakla mükellef olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca İHEB, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı gibi bir çok uluslar arası düzenlemede özel olarak sağlık hakkından bahsedilmiştir. Sağlık hakkını basit bir düzlemde fiziksel manada anlamamak gerekmektedir, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yaptığı tanımda sağlık; insanların bedensel, ruhsal ve sosyal olarak tam bir iyilik ve denge hali içinde bulunması olarak tanımlanmıştır. Bireylerin tanımda bahsedilen kavramları istemeleri veya bunların muhafazasını için otoriteye yapacakları talep, sağlık hakkını oluşturmaktadır.
En temel birkaç uluslar arası sözleşmede sağlık hakkının düzenlenmesini inceleyecek olursak; İHEB 25. maddesinin 1. fıkrası; “1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.” Diyerek, yaşama hakkı çerçevesinde sağlık hakkına yer vermiştir, ayrıca sağlık hakkı ile sosyal güvenlik hakkı bir arada düzenlenmiştir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin bir devamı ve onu açımlayan bir belge niteliğinde olan ve devletlerin kabul ve imzasıyla o ülkeye ait bir “ulusal iç hukuk kuralı” haline gelmiş bulunan “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi”‘nin 12. maddesi de sağlık hakkını “Sağlık standardı hakkı” başlığı altında düzenlemiştir. Maddede herkesin mümkün olduğunca en yüksek seviyede fiziksel ve ruhsal sağlık standartlarına sahip olma hakkının var olduğu bildirilmiştir. Ayrıca taraf devletlerin bunu gerçekleştirmek için alması gereken tedbirler sayılmıştır. Dolaysıyla bu düzenleme ile sağlık başlı başına bir hak olarak tanınmıştır. 1965 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Sosyal Şartı’nda ise 11 .madde Sağlığın Korunması Hakkı başlığı altında; “Akit Taraflar sağlığın korunması hakkının etkin biçimde kullanılmasını sağlamak üzere, ya doğrudan veya kamusal veya özel örgütlerle işbirliği içinde, diğer önlemlerin yanı sıra, Sağlığın bozulmasına yol açan nedenleri olabildiğince ortadan kaldırmak; Sağlığı geliştirmek ve sağlık konularında kişisel sorumluluğu artırmak üzere eğitim ve danışma kolaylıkları sağlamak; Salgın hastalıklarla yerleşik mevzii ve başka hastalıklar olabildiğince önlemek; üzere tasarlanmış uygun önlemler almayı taahhüt ederler.” şeklinde bir düzenleme getirmiştir.
Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi’nde ise 35. maddede ve “Sağlık Hizmetleri” başlığı altında: “Herkes, ulusal yasalar ve uygulamalarda belirtilen şartlar çerçevesinde koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkına ve tıbbi tedaviden yararlanma hakkına sahiptir. Bütün Birlik politikaları ve faaliyetlerinin tanımlanmasında ve uygulanmasında yüksek düzeyde bir insan sağlığı koruması sağlanmalıdır.” şeklinde düzenlenmiştir4. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) ise madde 2′de yaşama hakkı ile beraber yine zımni bir şekilde sağlık hakkı da koruma altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) (Calvelli ve Ciglio/İtalya 2002) davasında madde 2′nin halk sağlığı açısından da uygulanacağını belirtmiştir. (Byrzykowsky/Polonya 2006) davasında ise; bir Sözleşmeci Devletin, sağlık çalışanları bakımından yüksek mesleki standartlar getiren ve hastaların yaşamlarını koruyan yeterli düzenlemeler yapmasının madde 2′nin bir gereği olduğunu bildirmiştir
5. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının içtihadi düzeyde olduğunu ve tarafları bağlayıcı bir unsur olduğunu da hesaba katarsak, Mahkeme yaşam hakkının bir yansıması olan sağlık hakkını tanımıştır, dolayısıyla sözleşmeci devletlere de bu hakkın tıpkı yaşam hakkı gibi değerlendirilmesi gerekliliği bildirilmiştir.
Sağlık hakkının oluşumunda temelde iki kademe vardır, bunlardan ilki; sağlığın direkt olarak bireyin yaşamını, vücut bütünlüğünü ve sosyal yaşantısını etkileyen bir faktör olması nedeniyle taşıdığı önemin temel hak ve özgürlüklerde yansımasıyla ortaya çıkışıdır, bu kavram, insanlar arasında durum gözetmeden uygulanan, yani bireyin hasta ya da sağlıklı olması ayrımına gidilmeden oluşmuştur. İkinci basamak ise hasta olmak gibi özel bir statü halinin oluşturduğu gerektir. Sağlık hizmetleri bir çok hizmet türünden bireyin görece acizliği nedeniyle ayrılmaktadır, sonuçta ortada psikolojik veya fizyolojik bir iyi olmama hali mevcuttur ve bu durum hizmeti alanın pasifize olmasına da yol açmaktadır. Söz konusu zayıflıkla, sağlık hizmetlerinin bireye yüklediği külfet ve karmaşıklığı, tıp biliminin marjinal bir uzmanlaşma gerektirmesi nedeniyle bireyler tarafından bir çok kavramın bilinememesi veya algılanamaması hak ihlallerine sebep olabilmektedir. İşte bu çerçevede insan haklarının bir yansıması olarak sağlık hakkı ve bu ikisinden doğan özel bir statü hakkı olarak şekillenen hasta hakları ortaya çıkmaktadır.

